 |
 |
FORUM KAPANMIŞTIR Mevcut Bilgilerden Yararlanabilirsiniz
|
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:18 pm Mesaj konusu: KULE GÜNLÜĞÜ / Tyrannos'un Yazıları |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Çemberin İçindeki Kadın
Kızgınlıkla, telefonunu 24 saat açmamak üzere kapattı. Farklı bir mekanda, özellikle doğada bulunma isteğiyle, akşam saatlerinde arabasına binerek hızla kentten uzaklaştı.
Yaşadığı yerde, dekolte kıyafeti ve sıcak konuşmaları nedeniyle toplum onu izliyor, doğal davranışları insanlarda tedirginliğe yol açıyordu. Belki de hedef gösteriliyordu.
Daha da hızlandı. Açtığı sert müzikler eşliğinde içtiği sigaralar, ofisinden taşıdığı gerginliğini azaltmıyordu. Deniz kıyısına ulaştığında bildiği bir kayanın üzerine çıktı. Oturuş biçimiyle, galeride duran sanat eserlerine benzedi.
Toplumun bu kadar yozlaşmasını, 21. yüzyılda insanların hala, başkalarının özel yaşamlarına müdahale etmeyi, kendileri açısından öncelikli görev kabul etmelerini üzüntüyle karşıladı. Etrafında kedi gibi dolaşan, kariyer sahibi fakat ikiyüzlü, dedikoducu ve başkaları için kolayca küçülebilen insanlara acıdı. Durgunlaştı. Aklıyla, ruhuyla uzaktaki sevgilisine kilitlendi …
Zorlu bir dönemdi. Bazı şeylerin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyordu. Koşullar ne olursa olsun, ne kadar stres ve tehlikeler altında bulunursa bulunsun, içindeki beyaz - yumuşak umut ışığının parlaklığını koruması gerektiğini düşündü. Denize dikkatle baktığında, tanık olduğu ışıltılar, içini saran hoş bir sıcaklık duygusuna neden oldu. Fakat aynı ışıltılar, sonsuzluğun içindeki bu dünyanın aslında ne kadar küçük olduğu duygusunun da benliğini kaplamasına neden oldu.
Felsefeyi seviyordu. Anlamlı şeylerle uğraşmayı seviyordu.
İnsanoğlu, bu dünyanın gerçek sahibi değil ve hiçbir zaman da olmamış. Fakat bu dünyayı kendi malı sanarak ona dilediği gibi, kendi çıkarları doğrultusunda saygısız bir tarzda davranıyor. Milliyet ve din savaşları çıkarıyor. Virüsler üretiyor. Denizleri kirletiyor, toprakları zehirliyor. Dünya, bizlerin olmayı henüz başaramadığımız kadar verici bir varlık. Hep verdi ve bizi barındırmaya, korumaya devam ediyor dedi kendi kendine.
Dün geceye döndü. Telefondaki o sevimsiz konuşmaları hatırladı. Konuşmalar uzadıkça uzamıştı. Aslında hiç gereği yoktu yaşadıkları sıkıntıları abartmanın ama yolunda gitmeyen şeyleri konuşmamak rol yapmak olurdu. Tartışma sonuçsuz kaldı.
Kalın maskeleriyle, her yeni gün bir grup duygusuz canavar ona ulaşıp, öfkeyle bakıyordu. Bu, yıldızlara sığınmak isteyen masum bir gece bulutunun, acımasızca bıçaklanmasına benzeyen bir şeydi. Bu, güvenlik makamlarına hitaben anlatımı olanaksız bir tacizdi. Bunları sürekli hissetmekten doğan ciddi bir kırgınlık, ciddi bir moral eksikliği vardı. Oysa mutlu olmak, herkesten çok onun hakkıydı. Bir savaşa katılsa; aşkı çok şeyleri susturabilir, çok şeyleri kökten değiştirebilirdi.
Son günlerde hıçkırarak ağlamıyordu, bekliyordu, gökyüzüne dokunan bir anıt gibi. Beklemek zordu ama zoru başarabilirdi. Çünkü içindeki doğal mimari, dış çizgileri kadar olağanüstü güzeldi. Geceleri okuyor, notlar alıyordu. Yaşama dair, ölüme dair bulduğu oldukça ağır imgelerle sevgisini çoğaltmaya çalışıyordu.
Deniz kıyısında, yaşadıklarıyla baş başa kaldığında; dünyasını, bedenini daha güçlü sevmesi gerektiğine inanıyor, içindeki sarsıntıları böylece yenebiliyor, yaşamının anlam kazandığından emin olabiliyordu.
Oturduğu, hep buluştuğu bu kayanın çağrışımları eşliğinde nefes alıp vermesi, denediği bütün sakinleştirici ilaçlardan daha yararlı oluyordu.
Başını kaldırdı hafif gülümseyerek ve siyah gözleriyle, süzülüp giden güneşe baktı. Güven vericiydi. Ufku daha çok aydınlandı. Doğanın kendisine sunduğu yüce değerlerin ruhundaki acıları hafiflettiğini hissetti. Bir dergiden kesip sakladığı iki sözü tekrar okudu.
Eğer aşk varsa insanın hayatında; diğer bütün şeyler yolunda gitmese de olur.
Dostoyevski
Bir kadının giyebileceği en güzel giysi sevdiği erkeğin kollarıdır.
Yves Saint Laurent
Akşam oldu. Elindeki kağıdı cebine koydu. Hep dokunmak istediği yıldızlara baktı.
Gözleri ıslandı. Çünkü yıldızlar çok parlak değildi. Onlar da yorulmuşlardı yaşamaktan …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:51 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:19 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Soğuk Taşlar
Sonbaharın ayak sesleri … Yeşilden sarıya, sarıdan toprak rengine geçilecek. Gücünü yitirip solan, esintilerde dağılmayı bekleyen her yaprak ölümle tanışacak.
Mevsimsiz dökülen, yeri doldurulamayacak ince, güzel insanları çok özledim … Hiç gelmemek üzere gittiklerine inanamıyorum. İnanmayacağım.
Güne gergin başladım. Gazetelerin hırçın öğretilerini görmek istemedim. Doğal, sosyolojik ve ekonomik sarsıntıları okumak istemedim. İnsanlar sürekli artan bir basınç altında bırakılıyor zaten. Tüm alanlarımızı saran yangınlar ve sömürgecilerin inşa ettiği geçitler nedeniyle bilgimizi, gücümüzü daha çok sorgulamak zorunda olduğumuz sisli bir zaman dilimi.
Hayal bu ama bütün aydınları aynı anda, gece evlerinden çıkarmak isterdim. Hırpalayıcı biçimde, nasıl rahat uyuyabildiklerini sormak isterdim. Bağırırdım belki. Delirdiğimi düşünürlerdi.
Vicdani kıpırtıların ilk kanıtı, sanırım halk arasında medeni cesaret denilen tepki. Gerek şahsımıza gerekse diğer masum insanlara yöneltilen tüm haksızlıklara suskun kalmayıp, ahlak dışı uygulamaların değiştirilmesini istemek, bilinçli eleştirilerde bulunmak …
Her insan, devletin yürürlükteki yasalarını, toplumsal alışkanlıkları, dinlerin tebliğlerini kendi cephesinde farklı algılayabilir. Fakat bilinmesi gerekir ki, tarihten gelen o yüce yasalar, o kutsal tebliğler, kısa bir zaman sonra insanların çıkarları yönünde kullanılabilir ve ona göre yorumlanabilir amacıyla ortaya konmamıştır.
İnsanın, her koşulda insan olduğunun farkında olması, düşüncelerini eğitmesi, özündeki temiz yaşamı doğal yaşama aktarması gerekiyor. Fakat bu öncelikli seçimler, insanın iradesinin işleyiş biçimiyle bağlantılı.
G. I. Gurdjieff ’in bir sözünden etkilendim. Diyor ki: Bir insan, anlamsız ilgiler ve anlamsız amaçların oluşturduğu bir dairede dönüp duran insanların yaşamlarının bütün dehşetini anlayabilseydi, kendisi için önemli olan tek bir şeyi de anlardı. Genel yasadan kurtulmak, özgür olmak … Mahkum için, kendisini nasıl kurtaracağı, nasıl kaçacağı dışında hiçbir şey önemli değildir.
Yeryüzünde kökleşmiş sistemler, yetenekli eğitimciler var. Fakat onların ruhlarımızı incitebilecek şiddette, olgunlaşmamış duyguları ve düşünceleri de var. Ne yazık ki çoğu fikirler mahkumiyetimizi hazırlıyor.
Olağan gibi algılanan, aslında dayatılan yaşam tarzı, güvenli sayılamaz. Saçmalığı anlaşılmış şeyleri değiştirmeye çalışmadan sıkı sıkıya geleneklere tutunmak çağdaş insanın yöntemi olamaz.
Olağan yaşam tarzının belirgin örnekleri şunlar: Paranın egemenliği ve çekiciliği, silahlanma, milliyet ve din çatışmaları, nüfus artışı, depresif kişilerin liderliği, her alanda güvensizlik ve kirlilik, tıpta ve iletişim ağlarında yeni virüsler. Bu tür yaşamın çizgileri bize anlam ve keyif sunmuyor zaten. Çoğu zaman sıradan canlılar gibi basit mutluluklar denizinde yüzüyoruz. Günün birinde bu durum bizi gerçekten rahatsız ederse, tahrik ederse, kişisel gelişimimizi ciddiye alacağız ( becerebilirsek ).
Egemenlerin oluşturduğu acılar, içimizin güneşinde, ufkumuzun yollarında beslediğimiz sevgileri çoğaltıyor. Kötülük, iyiliği sonsuzluğa taşıyan bir etki gibi ama yine de çok dikkatli davranmak gerekiyor.
Dışarıya çıktım. Bir simit aldım. Yerken de dilimi ısırdım. Kanı durdurmak için uğraştım.
Gözlerim ıslak. Dalgın dalgın yürürken şiddetli rüzgarın hangi yönden geldiğini çözemedim. Havada uçan bir gazete parçası geldi, üzerime yapıştı. Elime aldım. 16 Eylül 2007 tarihli. Çok eski değil. Baktım ki yine itici haberler, tahmin ettiğim gibi. Oysa bugün dergi, gazete okumayacaktım. Dayanamadım.
1) Rusya, yeni geliştirilen ( nükleer olmayan ) bombaya, Tüm Bombaların Babası adını verdi. Rusya Genelkurmay Başkanı Aleksander Ruşkin, dünyada benzeri olmayan bu vakum bombasının, ABD’nin ürettiği, Tüm Bombaların Anası’ndan 4 kat daha güçlü olduğunu açıkladı. Amerikalıların bombası 11 ton TNT şiddetine eşdeğerken, bu bomba 44 ton TNT şiddetine eşdeğer.
2) 1994 yılının Temmuz ayında, ABD irtibat subayı Yarbay North, Hakkari Dağ Komando Tugayı Komutanlarından Binbaşı Serhat Karadeniz’e: Kürdistan’ı kurmak üzere Kuzey Irak ’a geldik. Bunu kabul etmediğiniz takdirde savaşırsınız, savaşacaksınız demiş.
3) ABD Temsilciler Meclisi’ndeki Ermeni soykırımı yalanı hakkındaki tasarı 225 imzaya ulaştı. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, tasarının Meclis’e gelmesi durumunda geçmesine kesin gözüyle bakıyorlar. Bu tasarı 2000 yılında hazırlanan tasarının hemen aynısı. Türkiye’nin Ermeni Soykırımı’nı 1915 - 1923 arasında gerçekleştirerek insanlık suçu işlediği hükmü veriliyor. Böylece yalnız 1915 tehciri değil, Kurtuluş Savaşımız da mahkum ediliyor. Atatürk de ismi verilmeden soykırım suçlusu kapsamına alınıyor.
4) 2003 yılından bu yana Azerbaycan İlahiyatçılar Birliği Başkanı ve Yeni Çağ gazetesi kurucusu, başyazarı Akil Alesker basın toplantısında: Ermenistan’ın bir tarihi yok. Ermeniler kullanılmaya hazır bir güç. Onlardan bugün Amerikalılar yararlanır yarın İngilizler. Azerbaycan’ın petrolü var. Karabağ sorunu bitecek bir başkası başlayacak. Erivan’daki Ermeni ile Los Angeles’taki Ermeni arasında çok iyi bir iletişim var ama Türkiye ile Azerbaycan arasında bu bağlantı yok ve Türk okulları adı altında Azerbaycan’ın içine yayılan grupların arkasında ADL ( Anti Defamation Legue ) isimli Yahudi kuruluşu var. Hedeflerine ulaşmak için bütün yolları deniyorlar. İslam bayrağı altında islama karşı gizli bir savaş yürütülmektedir dedi.
Bu dört kötü haberin, duyarlı bir insanı tırmalamaması mümkün değil. Gazeteyi elimden bıraktım. Rüzgarın etkisiyle yükselip, müthiş bir zamanlamayla caddeden hızla geçen ambulansın kapısına yapıştı. Ne tesadüf …
Keşke görmeseydim, okumasaydım. Kaçamıyor insan, kızgın çölün ortasına itiliyor.
Yol boyunca, sevimsiz bilgiler eşliğinde yürümek kolay olmadı.
Yolumda taş, başımda taş, içimde taş …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:52 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:19 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Bulanık Sular
Sabah uyandığımda bütün vücudumun ağrıdığını farkettim. Rüyalarım yorucuydu. Rahmetli babacığımı gördüm, heyecanla ellerini tuttum ama hiç konuşamadım. Daha sonra, hep gitmek istediğim büyük kentleri dolaştım. Moskova, Stockholm, Kopenhag, Berlin, Paris, Semerkand, Şam. Arkamdaki görünmeyen rehbere sık sık, buralara nasıl geldiğimi, kaybolmaktan korktuğumu, geriye nasıl dönebileceğimi sordum.
Güne başlarken bakışlarım yorgun. Hayallerimi okşuyorum kahvaltıdan önce.
Bugün, yollarda hiç bir şey görmeden, duymadan yürüsem olabilir mi acaba ?
Caddede hareket etmeye çalışan, cılız, arka ayakları ezilmiş bir kedi, okul duvarının üzerinden onu dikkatle izleyen bir başka kedi, budama amacıyla oduncunun saldırısına uğramış bir ağaç, varillerden taşan çöpler, onarmak üzere aldığı televizyonun içindeki tozları yolun ortasında püskürten bir tamirci, simitlerin yanında verdiği peynirlerin güneşte kalmalarını önemsemeden gölgede bekleyen bir satıcı, para için çatısına baz istasyonu kurduran aç gözlü bir mağaza sahibi, yürürken dondurma yemeye çalışan orta yaşında bir kadın, göbeği açık kıyafetli bir kız, bez çantasının sapını yere değecek kadar uzatan başka bir kız, kapılarının hep açık olduğu fakat son günlerde içine tesadüfen bir - iki kişinin girdiği iki adet kütüphane, kahvehanelerin demirbaş müşterileri, ölen kişinin isminden önce yaşayan yakınlarının listesini sunan bir anons, musluğundan su akmadığı için yöneticilere küfreden sözde dindar bir kişi, eldivensiz elleriyle hamur koparan bir pastacının önündeki uzun lokma kuyruğu, toplantıya geç kalmışlar gibi koşmakta olan bir köpek sürüsü, ön tekerleğini kaldırarak motorunu sürmeye çalışan görgüsüz bir genç, hala nargile içen ve hala insafsızca dedikodu yapan 70 yaşındaki bir dede, ülkede sanatçı geçinen sözde mankenlerin mayolu pozlarıyla doldurulmuş gazete sayfaları, kaldırımdan geçenin gözüne sokar gibi fotoğrafçı vitrinine dizilmiş ve abartılı büyüklükteki gelin - damat resimleri, resmi kurumların karşısındaki banka uzanarak her gün şarabını rahatlıkla içen akıl hastası bir genç, piknik alanındaki kırık içki şişeleri, sosyete gibi yaşadığı halde sosyalizm vaazları veren bir eğitimci, önümü kesip saçlarımı ne zaman kestireceğimi soran başka bir eğitimci, günlerini okey oynayarak - rakı içerek geçiren başka bir eğitimci, açtığı resim kursuna sadece iki kişinin başvurduğu morali bozuk bir ressam, genel seçimlerde kazanan ve kaybeden siyasi partileri masaya yatıran yaşlı bir köylü, büyülenmiş gibi televizyondaki dizi filme kilitlenmiş bir grup orta sınıf insanı …
Kapitalizmin bayrağı hiç inmedi, hiç …
Günümüzde bireylerin, önemli ölçülerde dış etkiler tarafından yönlendirildiği reddedilemez bir gerçek. Bu etkiler, hırpalayıcı olabiliyorlar ve kendi yörüngelerinde, kendi amaçları doğrultusunda insanları kullanabiliyorlar. Sürekli yağdırılan bombalarla bilinci zayıflatılan insan, rüzgarın sürüklediği, havalandırdığı hafif bir yaprak gibi yaşamının en kritik alanlarından uzaklaşıyor. Koparılıyor daha doğrusu. Geleceğinin verimli mekanlarında zincirleme çözülmeler başlıyor.
Dış etkiler arasında, toplum gelenekleri, moda, din etiketi taşıyan batıl inançlar, paravan kurumlar ve medya sayılabilir. Bu yapay ve baskıcı unsurlar, insanların olumsuz mutlulukların arkasından koşmalarını öneriyorlar. Öneriler, kışkırtmaktan öte emir niteliğinde çoğu zaman.
Yaşadığı toplum, insanın neleri sevip sevmemesi gerektiği gibi çok hassas bir konuda insan adına karar verici ve her detayı acımasızca sorgulayıcı bir makam gibi. Bu arada medya ısrarlı dayatmalarda bulunuyor, bir şeyleri zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Kendimizi tanımamıza, dinamiklerimizi özgürce kullanmamıza engel olan bir tablo bu. Sonuçta her insan, içinde doğduğu ve yaşadığı kültür tarafından terapilere sokuluyor. Terapilerin doğruluğuna ve yararına inanıldığı sürece, daha güzel bir dünya yaratılması gecikiyor. Hazır kalıplarda, günlük gereksinimler için yaşamak daha güvenli, daha çekici geliyor.
Görüyoruz ki, sadece düşünce ve sanat adamları, sınırların dışına çıkma cesaretini gösteriyorlar.
Sevgi enerjisinin insandan insana geçişine ve doğadaki diğer varlıklarla paylaşımına en büyük engel, negatif insanlardaki birikimler. Öfke, kin, nefret, kıskançlık, kompleks, korku, kuşku ve özenti gibi duygular nedeniyle sevgi tohumları filizlenmeden kuruyup gidiyor.
Bugün ilişkiler ne yazık ki sevimsiz noktalara kaydı. İnsani çerçevedeki, anlamlı bir bakış, sıcak bir gülümseme, nazik bir selamlaşma bile artık korku, tedirginlik yaratmakta. Anında türlü düşünceler üretiliyor. Acaba bunun arkasından ne çıkacak ? Benden bir şey mi umuyor ? Bu iyiliği neden yapıyor ? gibi kurgular, ön yargılarla desteklenerek abartılıyor, güvensizlik ortamı oluşturuluyor.
İnsanın kendi varlığı dışındaki maddelerle bütünleşmesi, bir eksiklik, bir zaaf. Çünkü öz varlığını, özgün donanımlarını bırakıp bütünleştikleriyle birlikte düşünüyor, seviniyor ya da üzülüyor. Onlara sarılıyor, onlara inanıyor, onlara tapınıyor. Varoluşunun gerçek kanıtları sanıyor bütünleştiği şeyleri. Hepimiz yaşamımız süresince bir çok şeye sahip olabiliriz. Fakat sahip olduklarımızla özdeşleştiğimizde, kişiliğimiz hızla parçalara bölünebilir ki, sonun başlangıcı. İntihara benzeyen bütün girişimler, kutsal varlığımıza saygısızlık ve doğaya hakaret.
Kimi insanların yıllarca uğraşarak, yırtınarak yarattıkları dünyalar var. Aslında yıkılmaları kolay, sahte dünyalar. Örneğin: Özel bir villa, özel bir arazi, özel bir köpek, özel bir sevgili, özel bir makam koltuğu, pahalı mücevherler ve banka hesapları. Bunlar zenginlik kazandıracağı ve ruhu dinlendireceği iddiasıyla gelerek insanın zihnini kapatıyorlar, o insanın gövdesi de bir işkence odasına dönüşüyor. Ölümüne kadar değişmiyor. İlk işkenceler şunlar: Proje - planlama sıkıntıları, doyumsuzluk, depresif ruh hali, çöküntü ve saldırganlık.
Yoz bir atmosferde, ölçüsüz tahriklerle işe başlayan insan, kendi mutsuzluğunu, yıkımını kendi elleriyle biçimlendiriyor. Yarattıklarıyla yaşıyor, yarattıklarının güdümünde kalıyor.
Ne olursa olsun, zamana ve olaylara teslim olmayacağım.
Günün yarısı geçti, gülümseyemedim. Belki akşama doğru gülümseyebilirim. Dış dünyadan edindiğim izlenimlerle, içimdeki onayladığım düzeni yan yana getireceğim güneşin batmasına yakın. Gece, örnek aldığım, saygı duyduğum dostların kirlenmemiş dünyalarına nefes almaya gideceğim.
Burası okulum gibi. Bitirdiğim zaman benden ben olur mu bilmiyorum ?
Dünyanın bir savaş gezegeni olmaktan çıkartıldığı günlere ulaşmak isterim. Bilgi, kültür ve teknolojinin sadece insanlığın yararına kullanıldığı günlere ulaşmak isterim. Dünyada ve güneş sisteminde yer alan diğer gezegenlerde eşit yasa ve düzenlemelerin uygulanması umudumu, evrensel hukuk ilkelerinin eşit düzeyde yerine getirilmesi umudumu mutlaka muhafaza etmeliyim.
Gün bitti. Güneş çok güzel bir ifadeyle ayrıldı dağların üzerinden. Bütün hayallerimi mor ve kızıl bulutlara aktardım. Diriltici ilhamlarını fedakarca sundukları için elimden geldiğince saygı gösterdim onlara. Hava karardı. Sessizce içime döndüm.
Gökyüzü mükemmel görünüyor ama uzayda bulunan her yıldızın, doğumu, gençliği, olgunluğu ve ölümü söz konusu. Yarın tekrar doğacak güneşe dair bazı bilgileri anımsadım. Yüzeyinde 6.000 santigrat olan sıcaklık, derinliklerde 15 milyon santigrata yükseliyor. Yüzeyden boşluğa yükselen alevlerin boyu: 800.000 kilometre civarında. Enerjisinin kaynağı, nükleer dönüşümler. Temel bileşen olan Hidrojen atomu, ısı ve basıncın çok yüksek olduğu çekirdeğe yakın yerlerde füzyon yoluyla ikinci en hafif element olan Helyum atomunu oluşturuyor. Bu arada, az miktarda kütle, büyük enerjiye dönüşerek yok oluyor. Böylece açığa çıkan enerji de sürekli ışımasını sağlıyor. Güneşin bu devinimle saniyedeki kütle kaybı 4 milyon ton. İçinde bulunduğu Samanyolunun merkezinden 32.000 ışık yılı uzaklıkta ve merkez çevresindeki bir turunu 225 milyon yılda tamamlıyor. Dünyada yaşamın sürekliliği, güneşe olan sabit uzaklığına bağlı.
Evrende bugüne kadar saptanabilmiş yani fotoğrafları çekilip sayılabilmiş 1 milyar Samanyolu benzeri ( orta büyüklükte ) galaksi var. İnsan, aklının alamayacağı bir işleyişin içinde, eylemleriyle değiştiremeyeceği bir sistemin içinde, kısacık zaman dilimine sıkışmış, koşullarla ve zorunluluklarla sarmalanmış fakat kendini özgür sanıyor …
İnsan, ölümlü varlık, doğanın en akıllı kölesi. Zaman içinde, aptalca gururlara kapılması ne büyük saçmalık …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:54 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:20 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Gerçek İşkenceler
Tarihin her döneminde, insana hitaben: Kendini bil - Kendini tanı uyarıları yapılmış. Ahlaki zeminlerde: İnsanın sık sık, kararlılıkla, Kendimi seviyorum, kendimle gurur duyuyorum gibi abartılı iltifatlarda bulunmasının sakıncaları üzerinde durulmuş. Çünkü insanın kendine olan sevgisi, bazı başarısızlıklarını kendi karakterinde ve kendi tarzında aramasına engeldir. Böylece, yaşamını engelli biçimde sürdürür. Engelli yaşayan bir insan: Aşkı, ölümü ve evrensel işleyişleri sağlıklı algılayamaz. Temel gerçekleri doğru yorumlayamaz.
Saplantı derecesinde kendini sevenler, varolan egolarının mükemmel ego olduğunu ve seçkin bir varlık olduklarını düşünürler. Elbette bu çok tehlikeli bir yanılgı. İnsan her konuda: Karakterinin ve davranışlarının eksik, hatalı olabileceği endişesini kaybetmemeli.
İçimizi denetlemek, içimizi araştırmak, kendimizi bilme yolunda önemli bir adımdır. Kendini gereğinden fazla beğenen insanların, kendini tanımaları zorlaşır. Çünkü bu tür insanlar, egolarıyla bilinçleri arasında geçen mücadeleyi kabul edemezler. Her şeyin en güzelini, her şeyin en doğrusunu yaptıklarına dair aşırı bir gurur, kibir içindedirler. Balzac : Bencillik zehirdir diyor. Sadece iki sözcükten oluşan, düşündürücü söz.
Başarısızlıklarımızı, başka insanlara, koşullara, devleti yönetenlere yüklemekle kendimizi kurtaramayız. Bu konuda ünlü Pascal şöyle diyor: İyilik inancı olmayan bir insan, görünür iyilikler üzerinden bakışlarını kaydırıp içindeki zavallılığa bakmaya dayanamaz. Huzursuz, tedirgin bir insanın kendini avutmak için yaptığı bütün hareketlerin temelinde kendini tanımaktan kaçma isteği vardır. Bu saptama üzerinde çok fikir yürütülebiliriz. Aslında insan, belirli bir olgunluğa ulaşmadan, kendi yapısını içtenlikle açıklayamaz. Daha doğrusu kendine duyduğu saygının azalmasını içine sindiremez. Ancak olgunluğa eriştiğinde, boş ve inatçı bir gurur duygusu içinde kalmaktansa, gerçeği bütün açıklığıyla görmeyi tercih eder ( ne kadar acı ve kırıcı olursa olsun ).
Olgunluğa ulaşmak zorundayız. Aksi takdirde, iki sert - kalın duvar arasında gider geliriz. İç mekanlarımızda, kendimizi sorgulamak, en büyük sıkıntımız olur.
Yaşamdaki korkunç yanılgılardan biri de: İnsanın egolarına ve hayallerine kapılıp, kendisini olduğundan daha yüksek noktalarda görmesi. İnsan kendi yeteneklerine güvenmeli ama bulunduğu noktayı da çok iyi bilmeli. Ego, kontrol edilmediği zamanlar tehlikelidir. Çünkü insanın iç dengelerini hızla bozuyor. Küçük başarılar, büyük gurur duygularını doğurduğunda insanın varlığı inciniyor. Başarının gerçek amacı bu değildir.
Günümüze gelinceye kadar, çok sayıda lider, devlet adamı ve sanatçı: Kendi varlığının, düşüncelerinin doğru olduğuna, mükemmel olduğuna inanmıştır. İnancını büyük halk topluluklarıyla paylaşmıştır. Fakat o özel insanları yakından incelersek, iç dünyalarıyla dış dünyalarının çok uyumlu olmadığını görebiliriz. Bazıları depresif kişilik olup, yalnızca egolarını tatmin edecek bir başarı dengesi kurma gereksinimi içinde yaşamışlardır.
İkinci Dünya Savaşının son günlerinde, Berlin’de sığınağında saklanan Adolf Hitler’e, savaşın sonucuyla ilgili hiç umut kalmadığı söylendiğinde: Umurumda bile değil. Onlar hiç bir şeyi hak etmediler zaten demiştir ( Alman halkını kastederek ). Yeryüzünü değiştirmek, üstün insan modeli yaratmak isteyen bir diktatörden vicdanının olmadığına dair itiraf …
Her insan egoizme yatkın olabilir. Ego, sınırları zorlanmadıkça ya da dozu aşılmadıkça itici bir güç olarak yararlıdır ( Bir şeylerin yapılması, başarılması için ). Fakat hangi hedefe doğru ve ne amaçla gittiğimizi mutlaka sorgulamalıyız. Yalnızca başarmak için, yalnızca kendimizi tatmin etmek için koşuyorsak, sonunda bir mutsuzluk yaşayabiliriz. Bu arada, başkalarının da dünyalarını karartabilir, dahası, yaşama sevinçlerini bile yok edebiliriz.
Dünyaya gelmiş olduğumuz ne kadar kesinse, günün birinde ( belki de ansızın ) bırakıp gideceğimiz de o kadar kesin. Bunu hatırlamak: Dincilik, gericilik değil. Hiç bir şeye bağlanmamak, gerçekten bilinçli bir insanın birinci ilkesi bence.
Fırsat ve olanaklardan yararlanırken aç gözlü olmamalıyız. Doymadan, durmadan biriktirme yanılgısına düşmemeliyiz. Dünyayı kutsamak, maddi kazançları kutsamak zihnimizi çok yoruyor. İçinde bulunduğumuz doğayı, evreni yeterince düşünmüyoruz. Doğanın renklerini televizyondaki filmlerden görüyoruz. Terastan gün batımını izlemek hiç aklımıza gelmiyor.
Bedenimizin duyarlılığı her geçen gün biraz daha azalıyor. Esin verici eserler dikkatimizi çekmediği gibi, ruhumuzu geliştirip dolu bir yaşam süremiyoruz. Gündelik yaşamımızın ritmini oluşturan pek çok unsurla uğraşırken bize ayrılan zamanı tüketiyoruz. Oysa geçen her saniye çok değerli.
Zamanın ne anlama geldiğini ölenlere, yani bu dünyadan göçenlere sormak isterdim: Saflığımla, nelerin kurbanı ve nelerin katili olduğumu kavramam açısından …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:06 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:21 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Hüküm Süren Hastalıklar
Günlük yaşamda, yolunda gitmeyen şeyler katlanıyor ve bunların bireysel olduğu kadar toplumsal nedenleri yeterince sorgulanmıyor. Toplumun sorunları bireylere yansımakta, bireylerin sorunları da toplumu etkilemekte. Yani toplumsal ve bireysel sorunlar birbirinden ayrı değil, iç içe.
Bu arada, kitleleri saran, hareketsiz bırakan bir yaşam tarzına tanık oluyoruz. Aslında buna ( doğru anlatımla ), yaşam tarzı denemez. Yaşam belirtisi ya da yaşam kavgası diyebiliriz. Çünkü solgun tablo, bu tanımın ötesinde canlı ifadeler sunmuyor. Yarı ölü, yarı diri bir çırpınış var.
Gerçek anlamda tercihler yerine, otomatik gerçekleşen eylemlerde bulunuyor çoğu insan. Belki de o insanlar gönüllü, istekli değiller, yaptıklarına izleyici kalmaktan dolayı rahatsızlık duyuyorlar ama akıntılarda sürüklenmekten kurtulamıyorlar. Eğitimi ele alma yöntemi, karşı cinse yaklaşım biçimi, yaşama bakış, dünya gerçeklerine bakış, zihinlerine gelip yerleşiyor, yerleşenler ezberleniyor.
Rahmetli yazarlarımızdan Aziz Nesin, bu konularda keskin konuşurdu ve anımsanacağı üzere tepki alırdı.
Geldiğimiz noktaya bakarak, toplumumuzun düşüncelerinin, gerekli düzeylerde işlemediğini anlayabiliriz. Dağarcığımızdakileri sunmakla tuzaklardan kurtulamadık. Yarınlarımızı dışarıda hazırlayan yabancı elleri itmeliyiz ki rahat nefesler alabilelim, yaşama daha özenle bakabilelim. Uyuşukluğumuzu aşıp umutlarımızı selamlayan düşüncelerle yeni bir zemin yaratabilelim.
Bugün, her şeyi iyi bildiğimizi, her şeyi sağlıklı düşündüğümüzü iddia ediyoruz. Bilincimizin açıklığını savunuyoruz ama ne yazık ki insani tepkilerimiz zaman içinde kaybolmuş ya da çok azalmış: Ürkmek, şaşırmak, mahcup olmak, rahatsızlık duymak, sıkılmak, gerilmek, hayal kırıklığına uğramak, zehirlendiğini hissetmek, aşık olmak gibi. Önemli bir gerçeği fark ettiğimizde, bu insani belirtileri anında gösterebilmeliyiz. Gösteremiyoruz. Bir şeyleri, kendimizin fark etmesi gerekiyor. Televizyon kanallarından kavramaya çalışmak, emeksiz - sağlıksız kazanım oluyor. Çok hızlı buharlaşıyor.
Uyanma yolunda, büyük adımlarla mücadelemizi başlatmalıyız. Sadece politik inançlarla, sosyal inançlarla, psikolojik inançlarla değil tüm çürük inanç sistemleriyle mücadele ederek onların bizlere onaylattıkları değerlere yeniden, özgürce değerler biçmeliyiz. Bunu yapamadığımızda: Güdümlü robotlar olmaya devam ederiz. Kıyamete kadar böyle gider. Neden gitsin ?
Ne zaman mutlu olacağız ? Ne zaman borçlarımızdan kurtulacağız ?
21. yüzyılın uygar batı toplumlarında, papazlar yardımıyla kiliselerde günah çıkaran, günahlarından böylece arındığını, temizlendiğini sanan insanları anlamak yerine, bu tür davranışların akla aykırılığını, gereksizliğini, onları kırmadan anlatmak büyük kurumların, medyanın işi ama dönen yel değirmenlerine kimse dokunmak istemiyor. Kimse riskli işlere soyunmak istemiyor. Zaten kökleşmiş, sektör haline gelmiş, kutsallık giydirilmiş yapılardan rant sağlayanlar, kurulu düzenin yaşaması için savaşıyorlar. Dönemin bazı papazları, sevgi dolu insanlarsa gerçekten, tarihteki Haçlı Seferlerini neden desteklemişler, kışkırtmışlar ? Kendilerine sormak isterdim.
İsa’yı, Tanrı’nın oğlu kabul etmeleri, Hıristiyanlığı diğer dinlerden üstün görmeleri gibi abartılı görüşler günümüzde hala yaygın.
Bizdeki ego ve zevk düşkünlüğü ayrı bir sorun. Cahilliğimizin ince bir şekli. Çünkü eğer insan gerçekten aydınlanmış, gerçekten bilgili olabilse, bedensel çalışmalarından aşırılığa kaçmadan zevk alır. Bunu başaranlar, yani yaşamında ölçülü olanlar: Organizmanın aldatılamayacağını, doğanın aldatılamayacağını ve sonuçta içgüdülerinin gereksinimlerinin daha ötesine gittiğinde, bedelini mutlaka ödeyeceğini bilenler.
Bedenimiz, çelik, taş değil: Etten - kemikten yapılmış.
Doğaya rüşvet verilemez. Doğa, ancak işleyişiyle ilgili bilimsel bir çalışmayı kabul eder, hoş karşılar. Kimsenin feryadını duymaz, kimseye acımaz, kimsenin elinden tutmaz.
Sigara, alkol, uyuşturucu tüketimi, kumar alışkanlığı, cinsel sapmalar, fazla beslenme kişinin sonunu hazırlıyor. Kurban, tehlikenin farkında ama o gün aldığı zevkin daha sonra ödemesi gereken bedele değdiğini düşünüyor ya da hiç bir şey düşünmüyor. Dünya umurunda değil. Varlığına, dolayısıyla iç organlarına saygısı yok. Zaman geçiyor, ödeme tarihi geliyor. Teslimatı ertelemek mümkün değil. Sağlığını yine kendi elleriyle veriyor. Ağlamanın - sızlamanın yararı olmuyor. Rüzgar ekildiğine göre, fırtına biçilecek. Fırtına kasırgaya da dönüşebilir. Nuh Tufanında kaybolmak da olası.
Bana ne, ben karışmam, beni hiç ilgilendirmiyor diyerek toplumda yaşayan kötü alışkanlıkların kontrol edilmesinde sorumluluk almayı sıklıkla reddediyoruz.
Örneğin: Kuruyan, küflenen ya da gereğinden çok satın alınan ekmeği çöpe atıyoruz. Büyük saygısızlık, büyük sorumsuzluk. Bahçeye, terasa bırakılsa kuşlar mutlaka görüp tüketecekler. Geçmişte, kıtlık günlerinde büyüklerimiz, bugün beğenmediğimiz o ekmekleri yemişler, cephelerde savaşmışlar üzerinde yaşadığımız topraklar için.
Örneğin: Oturduğumuz yerden geçmekte olan bir cenaze otosunu gördüğümüzde hemen ayağa kalkmak zorundayız. Kalkamıyoruz. Önemsemez olduk. Ölenle ölünmez gibi geçiştirici sözler …
Örneğin: Arabası olan biri ( eğer arabasıyla bütünleşenler kategorisine dahilse ), kaybettiği yakınının mezarının dibine kadar arabasını yanaştırıyor. Amacı: Ziyaret. Aslında, aracın dışarıda bırakılıp yürüyerek girilmesi gereken bir mekan orası. Dünyamız içinde başka bir dünya. İnsan, bu dünyanın makam ve zenginliğiyle oraya girmemeli ama rahatça giriliyor. Motosikletle tur atılıyor içeride, müzik dinleniyor, dahası şarap bile içiliyor. İçildikten sonra şişe kırılıyor. Bütün erdemlerini, utanma duygularını yitirmiş insanların cinsel ilişki için mezarlığı seçmeleri de ayrı bir dengesizlik.
Örneğin: Emekli ve bir kurumdan her ay düzenli, yeterli maaş alan bazı insanlar, bir işletmeye, bir ofise gidip, duygu sömürüsüyle, çay - sigara masrafım çıksın yeter mantığıyla işe başlamakta. Daha doğrusu kendilerini işe aldırmakta. Öbür yanda yoksullukla, güç koşullarda yüksek eğitimini tamamlayan başarılı, tertemiz bir genç, aç kalıyor. Gözleri ağlamaklı. Karamsar ruh haliyle, kahve köşelerinde zaman öldürüyor. Suç işlemeye çok yatkın. Çünkü sürekli bir gerilim içinde. Gençlerimiz bunu hak etmiyor. Hiç bir hükümet işsizliğe çözüm getirmedi ülkemizde. Geçim sıkıntısıyla çok yuvalar dağıldı. Bunlar hepimizin sorunu.
Felsefeci Albert Camus diyor ki: İnsanın tek başına mutlu olması utanç vericidir.
Eğer utanma duygularımız törpülenmişse: Toplumumuzun içine düştüğü pozisyonlar bizi hiç etkilemez. Bizi etkileyip üzen şey: Şahsi çıkarlarımıza yapılan saldırı olur sadece.
Bencilliğin içinde boğuluyoruz. Nereye kadar ?
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:56 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:22 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / İlkeler ve Sorumluluklar
Ünlü yazar Dostoyevski diyor ki: İnsan, her şeye alışan varlıktır.
F. le Dantec ise anlatımlarında: İnsan, özgürlük düşleri gören bir kukladır diyor.
Afşar Timuçin’in eserlerinde kısaca insan:
1- Yeryüzünün en gelişmiş hayvan türü, toplumsal düzende yaşayan bir memeli.
2- Gelişmiş bir dil ve düşünce dizgisine sahip canlı olarak ifade ediliyor.
İnsan, yaşamın karmaşık görünümlerini izlerken, dürtülerinin etkisiyle, isteklerini gerçekleştirmek uğruna değişik konumlara giriyor. Sadece egolar için yaşamak doğaya yapılan büyük saygısızlık.
İnsanın kendi varlığını anlamasına engel olacağı gerekçesiyle bütün kutsal kitaplarda ve öğretilerde; şehvet ve gurur gibi tehlikeli duygulara bazı sınırlar getiriliyor. Bu sınırlar; temelde insana yakışan erdemlerin sarsılmaması gerektiği fikrini anımsatan uyarılar. Çünkü ahlak eksikliği kişinin felaketini hazırlar …
Sorumluluklarımızın farkına vararak bir şeyler yapmamız elbette güzel. Yaptıklarımız toplumdaki diğer insanlar tarafından anlaşılmayabilir ve çok istediğimiz bazı şeyleri elde edemeyebiliriz ya da hiç istemediğimiz şeylerle karşılaşabiliriz.
Olgun insan; yaşadığı dünyayı doğru algılar, tepkilerini saldırmadan ortaya koyar ve girdiği bütün mekanları estetik amaçları doğrultusunda kullanır. Bu eylemlerini aklıyla, vicdanıyla gerçekleştirir.
Bilimin ilerlemesiyle, organizmamızın; yalnızca moleküllerden oluşan fiziksel bir yapı olmadığı, kimyasal ve manyetik enerji alanlarından oluştuğu artık biliniyor. Vücudumuzdaki enerjiyi zayıflatan, tüketen en önemli nedenlerden biri, duygusal tablolar. Çünkü karşılaştığımız her olayda, bilgilerimizden önce duygularımız devreye giriyor ve maalesef bizi yönlendiriyor. Yaratıcı ya da tüketici duygular altında kalan insan zaman içinde gelişebiliyor ya da hasta olabiliyor.
Duyguların gücünü yükseltmek, yaşam biçimi olabilir. Resim, heykel, müzik, edebiyat gibi güzel sanatlarla uğraşmak, duyguların daha keskin ve sıcak yol alması demektir. Böylece enerji alanları genişliyor. En kötü koşullar altında, bir hücrede tutukluyken, elinde bir malzeme yokken, ruhunun kasırgalarını ve özgün saptamalarını, kanıyla, dışkısıyla duvarlara yansıtan sanatçılar çıkmış tarihte.
21. yüzyılın gelişmiş teknoloji araçları ve konforuyla buluşan insan, başkalarından almayı daha çok tercih eder oldu. Fakat bu tembelliğinin, bu kolay yollardan elde etme yönteminin, iradesini zayıflatacak kadar riskli olabileceğini hesaba katmadan.
Televizyon akşam önümüze bir haber getiriyor. Getirme değil, dayatma. Görüntülere kasıtlı olarak eklenen özel bir müzikle tansiyonumuz değişiyor. Hemen anında refleks gösteriyor, sağlıksız yorumlarda bulunuyoruz. Gösterilen şey, görmemiz gereken şeyleri kapatıyor. Oysa o haber: Bilmediğimiz gizli bir güç merkezinin, bilmediğimiz başka noktalara gönderdiği özel bir mesaj. Gizli yürütülen bir projenin, parçasının parçasının parçası …
Programlarda öne çıkarılan, hedef gösterilen isimler; saniyesinde nefretimizi ya da sempatimizi kazanan figüranlara dönüşüyor. Yönetmen, senarist bilinmiyor, çünkü ortada yoklar. Papa, Ladin, Saddam, Öcalan, Barzani, Talabani muhatap alınıyor yanlışlıkla. Sanki bu oyuncuları doğuran ve halen ustalıkla kullanan emperyalist İngiltere’nin, Amerika’nın sonsuza kadar geçerli dokunulmazlık belgeleri var. Egemen ve zengin olmaları, bütün çirkin davranışlarının diğer ülkelerce görmezlikten gelinmesini zorunlu kılıyor. Bu ülkeleri yargılayacak bir üst makam yok.
Sorumsuzluğumuza dair, günlük yaşamdan başka bir örnek: Sanal yazışmalarda dilimize açık açık düşmanlık yapılıyor. Bilgisayar ekranında sözcükler düzgün yazılmayarak, kesilip biçilerek, katledilerek sürdürülüyor iletişim: Slm, nbr, ok, okı, çk tsk edrm, kib, by gibi.
Bir akşam, günün sunduğu oyalamacalardan kendimizi soyutlayarak, duygu - düşünce dünyamızı da kontrol ederek, uzak kentlerde, yabancı ülkelerde yaşayan o güzel dostlarımıza mektuplar yazmıyoruz artık. Yazamıyoruz. Savunmalar üretiyoruz yazamadığımız için. Canım telefon var şimdi, ne gereği var filan.
Dolmakalemle romantik mektuplar artık yazılmıyor. En yüce duygu olan aşk; geri itiliyor sanki, baygın - boynu bükük yetim çocuklar gibi. Telefon görüşmeleri, duygusal açıdan verimsiz ve edebi ağırlığı hiç yok. Yüreğimiz atıyor, parmaklarımız sağlam, çok güzel masalar var yazmak için ama …
Zihnimizi hep temiz, hep dinamik tutmak elimizde. Yıpratıcı, acı veren durumların bizi ne kadar olgunlaştırdığını fark etmek bizim elimizde. Çizgimizi bilmek, duygularımızı eğitmek ciddi bir iş. Çaba istiyor ki, diğer işlerimizin arasına sıkıştırmakla olmaz. Bu görevi gerçekten benimseyen insan, bunu yaşamında birinci sıraya koymaya çalışacaktır. Çünkü yaşam önemsiz şeylere harcanamayacak kadar kısa. Kısa olduğu gerçeğini kabul edeceğiz sonunda.
Rahmetli, felçli babacığımın elini sıkı tutuyordum. Biliyordum günün birinde mutlaka ayrılacağız ve bu ayrılık ikimizi çok incitecek. Mutlu olacağı şeyleri, elimden geldiğince yerine getirmek için çırpınıyordum. Çünkü dünyaya gelmem onun sayesinde gerçekleşti. Çünkü saygımı, sevgimi sunmakla her şey bitmiyor. Üzerimdeki haklarını geri ödeyip kurtulmam kolay değil.
Vicdan taşıyorsam içimde, o duyguyla işbirliği yapmamdan daha anlamlı ve keyifli ne olabilirdi ki ?
Babamın zamanı doldu, bir kuş gibi uçup gitti ama sıcaklığı hiç kaybolmadı.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:58 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:23 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Sarı Kedi
Çok sevdiğim halde, uzun yıllar, evimde bir kedinin yaşamasına izin vermedim.
Öğrencilik dönemimde, sevilmeyi, saygı görmeyi hak eden, güzel görünümlü bir kedim vardı. İnce davranırdı. Bir şey öğretmek için uğraşmadım. Babamla yemeğimizi hazırlarken, biz yerken, asla mutfağa girmez, uzaktan izlerdi. Gözlerini dikip bakmaz, baktığı zamanlar mutlu olduğunu yüzündeki ifadeyle anlatırdı. Yaşamının bütün kritik safhalarını yaşamış, kabuğuna çekilmiş olgun bir insana benzetirdim. O kadar alçakgönüllü ve yumuşaktı ki, babam: Oğlum, derviş bu derdi.
Askere gittiğimde, depresyona girmiş ve bir gece fenalaşıp ölmüş. Ölümüne yakın, ocaktaki odun küllerinin içine girmiş. Babam anlatmadı. Daha sonraları anlattığında ise, gözlerim doldu, tuhaf oldum. Sanırım o kedinin anısına saygısızlık yaparım endişesiyle kedisiz kalmayı tercih ettim. Alerjimi bahane edip, çok beğendiğim minik kedileri eve götürmekten kaçındım. Hayallerim kafamda kaldı. Ne zaman gri ya da sarı bir kedi görsem, bende bir heyecan başlar. Başını, sırtını okşarken, sokaklarda geçen sıkıntılı yaşamını düşünürüm.
Evcil hayvanlar konusunda büyüklerimiz: Canlı mahluk, mesuliyetli iş derlerdi. Aynı sözleri rahmetli babamdan da duydum: Ne tür canlı olursa olsun, evde bakımının büyük sorumluluğu vardır. En iyisini yapamayacaksan, hiç dokunma derdi.
Geçen ay, gittiğim kafenin yanındaki inşaatta gördüğüm bir kedi dikkatimi çekti. Yaş olarak, küçükle büyük arası, sarı renkli, ayakları ve kuyruğunun ucu beyazdı. Yakından baktım. Sevimliydi. Götürmeden önce evde kalacağı yeri hazırlamak istedim. Yatık duruma getirdiğim, yerden 20 cm. yüksekliğindeki ağaç takozların üzerine oturttuğum kalın buzdolabı kutusu ( yatak odası ve salon birleşik ). Zemini kumaşla kapladım. Bu karton evin yanında, küçük kum alanı, yeme - içme kapları vardı. En kısa zamanda, veteriner arkadaşıma götürüp parazit ve kuduz aşılarını yaptıracaktım. İlerleyen günlerde marketten hazır mamalardan alacaktım. Güç koşullardan gelen bir kedinin, burayı mutlaka benimseyip seveceğini sanıyordum ( iyimserlik ).
Elimde küçük bir kutuyla, bulunduğu yere gittim. Zorluk çıkarmadan kutuya girdi. Yüzüme baktı şaşkınlıkla. Kutunun kapaklarını kapatıp oradan ayrılmak üzereydim ki, annesi ortaya çıktı. Soğukkanlıydı. Öfkesi, kızgınlığı yoktu.
Eve geldim. Kutudan çıkan ufaklık, önce sütü içti. Sonra, hazırladığım odaya girdi. Odadan çıkıp çevreyi inceledi. Bu arada, salonun iki ayrı noktasında bulunan kırlangıç yuvalarındaki yavru kuşların çıkardığı sesleri dinledi. Altlarına gidip aşağıdan merakla onları izledi. Sık sık, odasına girmesini sağlıyordum. Bir ara uyudu. Ben de rahatladım.
Uyandığında, oldukça tedirgin ve korkuluydu. Bağırmaya başladı. Tuvaletini yaparken bile acıklı, boğuk biçimde bağırdı. Bir sorun vardı, gergindi. Kanatlanıp uçmak ister gibi, avludaki uzun asmaya tırmandı. 6 metre yükseklikten komşu binalara atlasa, kemikleri kırılabilirdi. Aceleyle merdiven kurdum. Tutup kucağımda indirdim. Sevindi, yerde yuvarlandı birkaç kez. Hemen bir ceviz buldum. İtti, arkasından koşturdu. Tutup havaya kaldırdı. Oynaması için ping pong topu olmalıydı o an. Uzak köşeden doğal hareketlerini izledim. Fakat acı acı miyavlaması canımı sıktı. Anlaşılan, alıştığı bir yer vardı ve burayı yadırgıyordu.
Özenle ayaklarını yaladı. İkinci kez asmaya çıkmak istedi. Engel oldum. Bağırmaları arttıkça, ne yapacağımı düşündüm. Komşu teyzenin gönderdiği tavuklu pilavdan verdim. Çok az yedi. Sakinleşmedi, bütün gece bağırdı. Bir arkadaşı, kardeşi olsa böyle bağırmazdı belki.
Ertesi sabah, gerginliğine dayanamadım. İstemeyerek, aldığım yere bırakmaya karar verdim. Zorlamak doğru değildi.
Yaklaşık 24 saat sonra, aynı kutuyla götürürken, mahcubiyet duygularıyla, yolda kendimi kötü hissettim. Kedi açısından çok olumsuz olamazdı. Düzensiz beslenecekti ama alıştığı çevrede, annesinin yanında ve kendi seçimleriyle yaşayacaktı.
Bir hafta sonra tekrar gördüm. Gece 01 sıralarıydı. Tuğla yığınının üzerinde uyukluyordu. Okşadım. Üşümüştü. Tüyleri soğuk, gözleri yorgundu. Beni tanıdı ve başını uzattı. Ağlayacak gibi oldu. Çok okşadım. Bisküvi uzattım. Baktı, isteksizce yemeye çalıştı. Sadece bir kez miyav diyebildi. Yüreğimi tırmaladı, içimi sızlattı.
Elimi çektim. Ayrıldım. Derin nefesler aldıran dokunaklı bir ayrılış. Sanırım kendi başarısızlığımın burukluğunu yaşadım. Bende iz bırakan bir geceydi.
Ertesi gün, daha ertesi günlerde, gecelerde görmek, okşamak istedim ama artık yoktu. Ne oldu, nereye gitti bilmiyorum ?
Hayallerime hüzün katarak kayboldu gitti. Kaybetmemeliydim ama kaybettim. Bu olay vicdanımı hep kanatacak …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:08 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:24 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / İnternet Tanışmaları
Hepimiz hayata farklı gözlerle bakıyoruz. Doğrularımız var. Fakat insan olduğumuz bilinci ve sorumluluğuyla bazı şeyleri çok önemsemek durumundayız. Çünkü artık ufkumuzdaki sular berrak, temiz akmıyor. Çünkü yolumuzda mide bulantısına neden olabilecek maddeler çoğaldı …
Tanışmalar konusunda son zamanlarda artan istismar, kötüye kullanma sayılabilecek davranışlar, basit söylemler, gerçek dışı mesajlar nedeniyle üzülüyorum. Sayfa açan bazı kullanıcılar, samimi değiller, gerçek fotolarını kasten yüklemiyorlar, yalanlar uydurup, kışkırtmaya yarayan bir - iki arabesk sözle, kendi dar kafalarında kurgusal, iddialı yaşam tarzları yaratıp, gözüne kestirdikleri insanları incitiyorlar. Halk arasında dendiği gibi: Cılkı çıktı …
Yürüyen mutlu birlikteliğini nankörce yok sayıp, ekrandan başkalarıyla tanışmak isteyen kişiler, hiç çekinmeden yalan - yapmacık mesajlar gönderebiliyorlarsa, bunun davranış biliminde açıklaması: Tutarsızlık, terbiyesizlik, doyumsuzluk, problemli kişilik, kompleksler, depresyon olabilir.
Kişisel tercihleri, özel yaşamları yargılamıyorum ama sürekli gördüğüm, dostlarımın da rahatsız oldukları şey: İletişimler hızla itici noktalara kaymakta. Bencillik ve dozunu aşan saygısızlıklar iyice yayıldı ( moda gibi ). Rol yapıldığı için, her şey beklenenden daha kısa sürede tüketilmiş oluyor.
Hep doğrular konuşulsa, yazılsa ne olur sanki ?
Bazı erkekler kendilerini gizleyerek, kadın rolündeler ve yine kendilerini çok farklıymış gibi göstererek, alanı işgal ediyorlar, alanı yağmalıyorlar. Oysa yaşamları sıradanın da sıradanı. Lezbiyen olduğu yalanını da ekleyenler var bilgilerine. Bunu sanki bir erdemmiş gibi sunuyorlar … Ne kazandıklarını çok merak ediyorum ?
Daha üç gün önce, iki lise öğrencisi yolda giderken aralarında konuşuyorlardı. Biri diğerine dedi ki: Hocam bir yıldır ateşli dul kadın rolündeyim. Manyak zevkli bi şey. İstediğimi yaptırtabiliyorum. Diz çökenler, yalvaranlar, soyunanlar çok … Telefon kontörünü zaten hep bedavaya getiriyorum … Daha önceki günlerde bir kafede, üniversiteli bir kızın, karşısındaki kızın anasına yüksek sesle küfrettiğini duymuş, oturduğum masada aniden aptallaşır gibi olmuştum. Keşke duymasaydım …
Sitelerdeki bazı profillere bakıldığında: Her iki cinsle de tanışmak istediğini yazanlar, hayali arkadaş listesi hazırlayanlar, çok sayıda ilgilendiği ( aslında uzağından bile geçmediği ) şeylerin abartılı dökümünü yani bir yerden kopyalayıp yapıştırdığı saçmalıkları benim hobilerim diyenler, bayan isimleriyle Msn adresi alan erkekler, virüslü mail göndermekten haz alan sapıklar, nasılım ama, güzelim değil mi, sakın benden msn adresimi istemeyin diyen bayanlar, bir ilişkim var diye not yazan ama yine de erkekleri umutlandırmaya, tahrik etmeye devam eden bayanlar. Kendi kişilikleri, kendi gelişim düzeyleri hakkında korkunç yanılgılar içinde olup ama erkekleri etkileme konusunda başarılı olan bayanlar. Ekrana: Burada kız yok mu ? diye yazan erkekler ( damdan düşen mağara kaçkınları gibi ), girdiği sitede o an gerçekten bir kız bulamadığı için sızlanan erkekler, kendi fotosu yerine, hep grafiklerle ya da alakasız resimlerle görünmek isteyenler … Bir dünya görüşü, bir yaşam felsefesi olmadığı ve gerçek yaşamında sokaklarda İngiliz serserileri gibi yaşadığı halde: Bayrak, Atatürk, Yılmaz Güney, kedi resimleri, spor kulüpleri armaları kullananlar. Yabancı ülkeden kız buldum diye heyecanlanıp arkadaşlarına hava atan erkekler. Yaşadığı köyünü hep gizleyenler, köylü olmakla küçümseneceklerini sananlar …
Elbette bizler zekamızla, uzaktan kimin doğru kimin sahteci olduğuna kolayca karar veremeyiz ama ipuçları kendiliğinden dökülmekte …
Allah Aşkına, önemli bilgileri yazma zahmetine katlanmayan, başkalarının fotoğraflarını çalıp kullanan kişilerin, başkalarıyla diyalog kurmaya ne hakları olabilir ki ?
İnsanlar bu şekilde mutlu oluyorlar, dilediklerini ekrana yazabilirler diyemeyiz. Mutlu olmanın yolu bu değil ki. Avrupa’nın en özgür ülkelerinde bile insanlar birbirlerini incitmekten çekiniyorlar ( ileri derecedeki ruh hastaları hariç ). Bugün ülkemizdeki laçkalık tehlikeli boyutlarda.
Önceki yıl, sitenin birinde bir kadın, benim tanışma mesajımdan sonra: Canım bak ben şu ana kadar tam 2600 adet mesaj aldım. O mesajları bana enayi ve harbiden salak erkekler atıyorlar. Silmekten bıktım. Zavallı yaratıklar ya, acınacak haldeler diye yanıt yazdı. Elbette onun bu ifadelerinin benim nazik talebimle hiç ilgisi yoktu. Kendi davulunu çalıyordu. Beni nasıl duyabilirdi ki ?
Hanımefendi daha sonraki günlerde gönderdiği mesajlarında keyifliydi ve sevindirik durumunu başarı gibi aktardı. Bilinçaltındaki öfke ve kini, feminist bir ambalaja sarıp erkeklerin kafalarına fırlatmayı seviyordu. Sitede bulunma nedeni: Bir insan olarak diğer insanlarla güzellikleri paylaşmak değildi. Ağlarını atmış, sigarasını yakan balıkçılara benziyordu. Oysa asıl acınacak halde olan kendisiydi. Çünkü duygusuz, insanları bir türlü sevemeyen biri olduğunu itiraf etti sonunda.
Başka bir durum ( daha acı örnek ): Herhangi bir bayanın yaşamında, gerçekten dürüst - uyumlu bir erkek sevgilisi varken, o bayan yine de yedek bir liste oluşturma kaygısında. Karşı cinsi etkilemeye yönelik pozlarını yayınlıyor, dikkat toplamayı seviyor. Verebileceği bir şey yok ve bu yaptığı reklam - gösteri ile çatlamış kişiliğini onarmaya çalışıyor. Güzelliğinin onaylanmasını bekliyor. Dilencilerin kaldırımda elini açıp para beklediği gibi mesajlar bekliyor her gün. On line olmak, yani hatta kalıp mesaj beklemek onun cephesinde günün periyodik önemli bir işi olmuş …
Öğrenci, okulunu, derslerini terk ediyor, babası yaşındaki zengin erkekle chat yapabilmek, ileride buluşabilmek için. Kamerada makyajlı, çekici görünme çabası içinde ve beğenilmeme korkusuyla tedirgin.
Sekreter, patronu ofisten ayrılır ayrılmaz hemen bilgisayardan chatlere dalıyor.
Ahlakçı filan bakmıyorum. Yukarıda saydığım saygısız kişilerin yaptıklarının iletişim özgürlüğüyle de ilgisi yok. Özgür bir insan yalanlara gereksinim duymaz. Vurgulamaya çalıştığım şu: Kişilerin fiziksel silahlarıyla, hem kendilerini, hem başkalarını kandırmaya çalışarak tatmin olmaları. Birikimleri, kültürleri yeterliyse model ajanslarına başvurabilirler.
Birini kandırırsanız, günün birinde siz de kandırılırsınız ya da işiniz ters gider. Çünkü duygularıyla oynadığınız insanın gözleri doluyorsa, bunun tehlikeli sonuçlarından kurtulmanız asla mümkün değildir. Dini açıdan bakarak ya da gerici bir mantıkla söylemiyorum bunları.
Masum tanışmaları ışık hızıyla pornoya dönüştürmek sakıncalıdır.
Davranışların, sözlerin bedeli hep ödenir ama kişi bunu fark edemez çoğu zaman.
Her insanın onuru - gururu var. Her insanın zamanı, duyguları değerli. Savaşlar ve cinayetlerden sonra yeryüzündeki en büyük saygısızlık şudur: Temiz bir insanı umutlandırıp, tıpkı hırsız gibi duygularını ve zamanını çalma girişimi. Bu çirkin eylemini, sömürü olarak da tanımlayabiliriz.
Saygısızlıkta bulunanların değişmelerinin mümkün olmadığını biliyorum. Çünkü tarihte peygamberler dahi hastalıklı ruhlar karşısında pes etmişlerdir ama olup bitenleri sadece izlemek, tepkisiz kalmak duyarlı insanların işi değil.
Yaşam, özgürlükle zorunluluğun bir karışımıdır diyor Alman felsefeci Goethe.
Toplumda yaşadığımız sürece davranışlarımızdan sorumluyuz, ağzımızdan çıkan sözlerden sorumluyuz. Bu arada interneti soyutlayamayız.
Sanal diyalogların, nezaket çizgilerinin dışına çıkılabilir gibi düşünülür olduğu ve resimlerin gelişigüzel kullanıldığı, kanalizasyon çukurlarının her geçen gün büyüdüğü, komplekslerin boşaltıldığı sitelerde, kimileri, yani temiz düşünenler hep üzülecekler ve günü geldiğinde belki de o siteyi terk edecekler …
Aklıma geldi. Edebiyat emekçilerimizden rahmetli Can Yücel’e, zaman zaman küfürlü şiirler yazması nedeniyle katılmazdım. Sosyal tepkilerini daha ince aktarmasını beklerdim. Bu benim düşüncem. Fakat sağlığında kendisine iletmiş değilim. İletsem dinlemezdi. Kaç yaşından sonra … Yaşlı ağaç … Esnek olamazdı.
Tanışmalarda, emek harcamadan, duygu ortaya koymadan, gizlenerek seks yatırımı yapmaya çalışmak estetik değil. Hayvansal. Bu arada hayvanlara hakaret etmemeliyim. Çünkü onların bile tanışmalarda oldukça dikkatli davrandıklarını belgesellerde görüyoruz.
Demek şimdi rüzgar böyle esiyormuş diye ben de etkili sözlerden, yani silahlardan yararlanarak mesajlar yazmaya başlarsam, o zaman kendim olmam. Neden başkası olayım ? Neden ?
Silah kullanmak korkak insanlara özgü bir seçim. Silah, ancak nefsi müdafaa için gerekli olabilir ( masum insana ya da vatan topraklarına saldırı ). Para da çok büyük bir silah ve hiç paslanmıyor. Fakat onunla, duygu, sevgi, karakter satın alınamıyor.
Sadece yakışıklı olmakla, sadece seksi olmakla arkadaşlık, dostluk denilen kutsal yapı kolayca kurulabilir mi ?
Pozitif, negatif, beyinlerimizden yayılan bütün titreşimlerin atmosferi dolaşarak tekrar bize dönmesi, uzmanlarca kanıtlanmış kesin bir olaydır. Başkalarını aldatarak, inciterek keyif ve mutluluk sağlanamaz. Bu çabalar psikopatlığa girer ki, kişiyi sonunda yerlere düşürür.
Çevrenizde gerçekten birbirine aşık olan insanlara rastlıyor musunuz ? Ben söyleyeyim, o güzel olaylar bitti. Günümüzde egolar, vahşi güdüler önde. Romantizm, romanlarda ve filmlerde kaldı. Aşınma, yozlaşma katlanarak gidiyor.
Unutmayalım ki hobilerimizi, yeteneklerimizi paylaştığımız ölçüde anlamlı, güçlü ilişkiler kurabiliriz. Geyik muhabbeti denilen mantıkla, herkes birbirini kandırmaya devam eder, sürdürdüğü alışkanlığını normal kabul ederse iletişimler tıkanır. Zaten günümüzde Msn adreslerinin kabarıklığı, kişilerin ihtiyaçlarına yanıt bulamadıklarının açık kanıtı. Mutlu insan, daldan dala atlayıp 100 tane adresle neden uğraşsın ?
Aylardan beri her gün en az üç ya da beş kişi beni listesine ekliyor. Araştırıyorum ve kabul edemiyorum.
Bulunduğumuz kentte, bugün yaşıyor olmanın tadını çıkaralım. Arada bilgisayardan, televizyondan uzaklaşalım. Geceleri, çatıda ya da balkonda, elimizde çayla kendimizi gösterelim yukarıdaki yıldızlara. Kıskansınlar. Binlerce yıldır ışık saçıyorlar ama düşünemezler, konuşamazlar, buluşamazlar …
Biz insanız. Bu çok büyük bir şey. Düşünmek, hissetmek, gülümsemek, ilkelerle yaşamak, eksiklerimizi kontrol etmek ve candan dostları mutlu etmek …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Prş Ksm 08, 2007 8:48 pm tarihinde değiştirildi, toplam 9 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:25 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Kırmızı Mektup
Sevgili Ingeborg merhaba
Henüz kahvaltı yapmadım. Yazacaklarımı düşünürken önümdeki çayı da unuttum. Umarım iyisindir. İyi olmaya, moralini yüksek tutmaya çalış.
Bir uçağın, hava koşulları ya da iniş takımlarının açılmaması nedeniyle, ineceği alanı sıyırıp geçmesini düşün. İnsan ilişkilerinde de bu gibi benzerlikler var. Önceden araştırmalar yapılarak yola çıkıldığında bile yıkımlar yaşanabiliyor, tarafların başı ağrıyabiliyor.
Sakın yanlış anlama, bugüne kadar arkadaşlık etmek istediğini belirtip, hiç beklemediğim anda bırakıp giden insanlarla çok karşılaştım. Görüşmelerimizin doğal, sıcak geçmesini ikimiz de istiyorsak: Bunu hissettirmeliyiz.
Meraka dayalı sorulardan çok sıkılıyorum. Konu ne olursa olsun, hayal kırıklığı yaşayacak yaşım geçti. Senin için de geçerli bu.
Dile kolay, koskoca Berlin. Orada nasıl yaşıyorsun bilmiyorum ? Fotoğraflarını inceledim. Mesajların çok güzel. Belki günün birinde buluşuruz ama o gelecek güne yatırım yapar gibi sana iyi görünmek amacında olmadığımı tahmin edebilirsin.
Yakınlarım öldüler. Sanat çevrelerinde sevilirim. Annemi çok önceden, babamı da iki yıl önce kaybettim. Uzun yıllar, tekerlekli sandalyesinde felçli babacığıma severek baktım. Kıyamadım yanından ayrılmaya. İsveç’e gidecektim, gitmedim. Bazı öğretim üyeleri: Arkadaşım lütfen git, buralarda değerin bilinmez, sefil olmanı istemeyiz diye sevgilerini gösterdiler. Olmadı. Olmadı diye yakınmıyorum. Ülkemi, toprağımı seviyorum.
Yaklaşık beş yıl önce bir balerin vardı.
Sigara içeceğim. İçim tuhaf oldu …
Kaybettim. Filmlerdeki gibi arabasıyla uçuruma düşmüş. Alkol alırdı, depresifti ama içi güzeldi.
Dışarıdan hoş görünen biriyle tanışmak için uzun uzun düşünüyorum. Güzellik yalnızca görüntüyle ölçülemez. Yanılgı yaşanabilir.
Bir zaman, içimden geldi; sabaha kadar masajlar yaptım, arkadaşın yoğun tedavilerde iyileşmeyen ağrıları kayboldu, yorgunluğu kalmadı. Kendisi de çözemedi. Şiirlerimi dinlerken hortuma kapılıp gökyüzüne yükseldi. Dünyadan çıkıp gitti.
Bir zaman, içimden geldi; deniz kıyısında oturduk bütün gece öpüştük, üstümüzde yağmur. Hayatımın kadını sandım. Fakat çok geçmedi, bencil yapısı, kompleksleri açığa çıktı. Beni değil, tüketimi seviyordu. Birini tüketerek ayakta kalıyordu. Dayanamadım, uzaklaştım.
Aşkı - fedakarlığı isterken, doğru insan mı acaba kaygısını duyuyorum ? Belki yapayalnız ölür giderim, bir çok insanda görüldüğü gibi. Belki seninle görüşmek beni hep rahatlatır.
Günlük hobiler teselli edici. Asıl önemli olan: İnsanın kendini gerçekleştirebileceği ve kendi içindeki güzelliği paylaşabileceği birini yaratması. Gerçek bir dost yaratmak yani.
Masum çocuğa benzettiğim yüreğimi, usulca kucağına bırakabileceğim insanı arıyorum. Bulurum ya da bulamam. Bulduğum insan, kucağındakine nasıl davranır, kendinden ne verir, bilemem ?
İrade, mantıkla birlikte kararlar alıyor ve bu kararlarda bilinçaltı da etkili oluyor.
Bu akşam yalnızca salata yedikten sonra yaklaşık beş kilometrelik bir yürüyüşe çıkacağım. Gözlerim gökyüzündeki yıldızlarda dolaşacak ve çok şey düşüneceğim.
Sana sayfalar dolusu yazsam da beni uzaklardan anlayabilir misin ?
Sen bana, dünyandan sevgi ışıkları gönderen küçük kırmızı bir fener olabilir misin ?
Duygudan soyutlanmış: Nasılsın iyi misin, günlerin nasıl geçiyor sözleriyle, ne sen ne ben kurtuluruz.
Benim arayışım: Gerçek dostluk, duyguların aktarımı, hayallerin paylaşımı ve gerektiğinde kendini adama ( en son, en uzak aşama ). Sevgili Ingeborg, bu görüşümün altını çiziyorum: Adama olayı çoğu insanı aşar. Çünkü seksin de ötesinde bir eylem ve her insan başaramaz. Erdemlere sahip, güzel bir insan: Sever, iyilikte bulunur, ziyaretine gider ama kendini bütünüyle adayamaz. Doğuşundan varolan egoları engeldir.
Aklıma geldi: Eski dönemlerde Moskova’da yaşayan sanatçı bir çift, aşırı yoksullukları nedeniyle ekmek ve şarap alamadıklarında, erkek demiş ki ( alçak ses tonuyla, biraz da korkulu ): Hiç bir şeyimiz yok şu an. Saçlarını kesip satabilir miyiz, kabul eder misin ? Kadın hiç düşünmeden evet demiş. Başının saçsız kalması önemli değil, asıl önemli olan sonsuz bağlılıklarıymış.
Aramızdaki iletişim çoğalır ya da eksilir. Kimse kimseye muhtaç değil ama güzel olanı yaşatmak gerekir insan olarak.
Hoşça kal. Mutlu kal.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:03 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:26 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / İç Mimari
Mutluluk; her insanın farklı algıladığı, farklı yorumladığı bir kavram.
Kimi insan; zenginliğiyle, elde ettikleriyle, hayalleriyle, boş hevesleriyle, yedikleri - içtikleriyle, ilişkileriyle mutlu sayıyor kendini.
Kimi insan; üretmeden yaşaması, sessizlikte rahatça uyuması, sık sık kahkahalarla gülmesi, yoğun cinsel paylaşımları nedeniyle mutlu olduğuna inanıyor.
Kimi ince ruhlu insanlar için mutluluk: Ahlaklı olmak, sağlıklı olmak, deniz kıyısında dolaşıp temiz havayı solumak, güneşin doğuşunu - batışını izlemek, Tanrı’ya ibadet etmek, masum - saf düşünceler taşımak, karşılıksız sevmek, elinden geldiğince iyilikte bulunmak, yakın çevresini mutlu etmek, doğru bilgilere ulaşmak, yüce duyguları yaşatmak biçimlerinde düşünülüyor.
Felsefeci Feuerbach diyor ki: İnsanlar arasındaki bütün sorunlar aşkın gücüyle çözülebilir. Aşkı kutsallaştırmak gerekir. İnsan, yalnız aşkta ve duyguda mutlak değere sahiptir. Varoluşun başka belgesi yoktur.
Her insan; ufkunu yaratıyor ve yolunu seçiyor. Hayatı dolu yaşamak denilen durum ise; ancak duyarlı ve farkında olan insan için geçerli. Paranın kışkırtmasıyla, yıldırım hızıyla gelip insanın dünyasına yerleşen tüketim maddeleri ve mantar gibi çoğalan iyi gün dostlarıyla, seyahat etmekle, maceradan maceraya koşmakla, barlarda sabahlara kadar eğlenmekle, dolu yaşama olayını karıştırmamak gerekiyor. Bilerek ya da bilmeyerek karıştırılıyor. Belki hoşumuza gidiyor. Pardon bazı insanların hoşuna gidiyor.
Diğer yandan entelektüel bir çizgi izleyip; çok görmek, çok okumak, çok bilmek elbette varlığımıza bir şeyler katar ama önemli olan; yüreğimizle nasıl baktığımız ve bulunduğumuz noktada nasıl yaşadığımız.
Duyarlı bir insan; arabası, villası, yatı, teknoloji araçlarıyla bütünleşmez. Bunların, günü geldiğinde terk edilecek, silinip gidecek şeyler olduğunu bilir. Kendi kişiliğini oluşturan asıl şeylerin, dışında sıralanmış maddeler değil, dünyasına özgü nitelikler olduğunu bilerek yaşar. İnançları, vicdanı, temiz duyguları hep öndedir. Olayların çıkışındaki, bütün iç ve dış nedenleri düşünür. Yeni bilgilere, yeni görüşlere açıktır. Yozlaştırıcı etkilere direnir. Geçen zamanın farkındadır. Benimsediği, katıldığı değerlerin yanında, kendi yarattığı değerler, mekanlar vardır.
Çok önemli başka bir konu: İnsanın düşündüğü, hissettiği her şey, sinir hücrelerinin elektrik ağından diğer hücrelere yayılıyor. Hücreler bütün düşüncelere, duygulara yanıt veriyorlar. Örneğin, endişe anında vücutta baş dönmesi ya da bulantı başlıyor, mutlu anlarda endorfin salgılanıyor, depresif dönemlerde laktik asit üretiliyor.
Güzel düşünmek ve mevcut düşüncelerimizi olgunlaştırmak zorundayız.
Tarih, ilgilenenler açısından mükemmel bir alan. Büyük savaşlara giren, büyük değişimlere imzasını atan ünlülerin yaşamlarında; dikkate değer, yadırganacak davranışları da saptayabiliyoruz.
Örneğin: Büyük İskender, ordusuyla Ortaasya dönüşünde Babil’e geliyor ve çıktığı yüksek bir tepeden kente bakıp ( o tarihteki görünümü, günümüz Paris’i gibi büyüleyiciymiş ) yanındaki komutanlara hitaben: Burada bulduğumuz altınları üç kuşak hiç çalışmasak yine de tüketemeyiz diyor. Bu beklenmedik, basit ifadeye oradaki yaşlı bir adam müdahale ederek, - Çok yanlış düşünüyorsunuz diyor. İskender’i uyarıyor. Çünkü yeni devletin, çalışma ve sevgi temeline dayandırılarak kurulması gerekiyor. Emeksiz kazanılan maddi servet çok kısa sürede tükenebilir. Köle olunur.
Alman düşünür, Marksizmin kurucusu Karl Marx (1818 - 1883 ) derin düşünceleriyle, odasında fikirler üretiyor. Amacı: Ekonomik sorunların çözümü, insanlığın mutluluğu. Fakat aile içinde, babasına karşı hırçın, saygısız yaklaşımları nedeniyle kırıcı oluyor. Babası üzülüyor ve bir doktor dostuna anlatıyor, ne yapması gerektiğini soruyor. Doktor, her şeye rağmen hoşgörü ve sabır göstermesini öneriyor.
Bu tür şeyleri öğrendiğimde çok fazla etkileniyorum. Işık içinde uyusunlar. Yaşıyor olsalardı, isimlerine ters düşen şeyleri nasıl yapabildiklerini mümkünse açıklamalarını isterdim. Bilmiyorum zaaflarına ya da komplekslerine dair hassas, özel detayları bana samimiyetle anlatırlar mıydı? Yüzlerinde, kendi geçmişlerini yumuşakça kucaklayan acı tebessümleri izleyebilirdim herhalde …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:09 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:27 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Korkunç Kuşatma
Dünya, bencilliğin ve duygusuzluğun altın çağını yaşıyor. Saygı eksikliği, geçmiş yıllara göre daha yoğun hissediliyor. Varlığımıza, büyüklerimize, geçmişimize, geleceğimize saygısızlık gibi bağışlanamaz davranışların içindeyiz. Kabalığın, nankörlüğün gölgesinde yürüyoruz.
Kabuklar, ön yargılar ve eğitimsizliğin de etkisiyle, insanı bağlayan en önemli konular, gözlerdeki bakışlar buluşmadan konuşuluyor ve böylelikle geçen diyaloglar yapmacık oluyor. Ayrıca, her yerde, gelişigüzel, tekrarcı papağanların sarfettiği gibi: Aşkım, Canım benim, Seni seviyorum demekle, kişiden kişiye sevgi enerjisi iletilmiş olmuyor. Dolayısıyla samimi olmayan davranışlar uyum getirmiyor. Davranışların samimi olması; sevgi enerjisinin kapasitesine uygun biçimde ortaya dökülmesine bağlı. Bunun pratikte gerçekleşmesi için, fedakarlık denilen duygunun mutlaka yüksek seviyelerde bulunması gerekiyor.
Duyguların ölçülmesi hiç kolay değil. Bir insanın, başka bir insanı ne kadar sevdiğini ya da sevdiği bir insanı kaybettiğinde ne kadar acı duyduğunu belirlemek kolay değil. Yüzlerdeki maskelerin, ne zaman, nasıl kırılacağını hesaplayamayız.
Bilinçli her insanın; acıya direnme, mutlu olma potansiyeli var. İçindeki bu potansiyele rağmen, dışında gelişip ufkunu saran sorunlar nedeniyle, yaşamının bir döneminde, yolculuk yaptığı geminin, umutsuzluk denizlerinin hırçın fırtınalarında parçalanmasıyla, ıssız bir adada Robinson Crusoe olabilir. Robinson; yalnızlığı ve depresyonu nedeniyle, sürüklendiği adayı çok çekici bulabilir.
Mutluluk için maddi olanaklarına güvenen kişi, ruhunu oyalamış, aldatmış oluyor. Birçok zengin insanın, zaman içinde kendini soyutlanmış ve amaçsız görmeye başlaması çok düşündürücü bir şey. Ebeveynler yüreklerindeki sevgilerini kanıtlamak adına, çocuklarını paraya, paranın satın alabildiği şeylere boğduklarında, aslında onların gelecekleri için küçük küçük mutsuzluk tohumları ekiliyor.
Arşivlerden 1960’lı yılların gazetelerini bulup incelediğimizde; dünyanın en zengin adamının Yunanlı Onassis olduğunu öğrenebiliriz. Uluslar arası taşımacılık alanındaki şirketlerin sahibi olan bu kişi; yaşamdan keyif alamadığını içtenlikle itiraf ediyor. Çünkü çok sevdiği oğlu, kendisine armağan edilen özel uçakla kaza yapıp genç yaşta yaşamını yitiriyor. İşte bu derin acı, işadamının dengesini alt üst ediyor. Ağlamaktan gözleri deforme oluyor.
En basit örnek: Yeryüzündeki her bitkinin sağlıklı büyüyüp meyve verebilmesi için; uygun toprağa, yeterli suya ve uygun iklime gereksinimi var. Benzer biçimde, insanın dinamiğini, mutluluğunu önemli ölçüde etkileyen koşullar: Fizik ve ruh sağlığı, saygın bir meslek, beslenme, barınma mekanları, üretim, gerçek dost, gerçek sevgili. Bu sayılan koşulların mutluluğa katkısı asla tartışılamaz. Büyük olasılıkla, arka planda daha anlamlı, daha kutsal etkenler var. O etkenlerle buluşmak istediğimizde, felsefecilerin görüşlerinden yararlanmalıyız.
Bazı düşünürler, doğada gerçek ve kalıcı mutluluk olmadığını, olumlu bir mutluluk sağlanamayacağını iddia etmişler. Acıları hafifletmeye yarayan olumsuz mutlulukları değişik açılardan sorgulayıp yorumlamışlar. Örneğin: Arthur Schopenhauer.
Bugün biz onların özel bakış açılarına katılmak zorunda değiliz. Fakat hepimizin, iyimserlikle, huzur ve mutluluğu yanlış zeminlerde aradığımız dönemler olmuştur. Yanlış zeminlerdeki yanlış enerjiler, bizim enerjimizi tüketmiştir.
Kategorisindeki ilginç bir insan, mutsuzluğuyla mutlu olduğu izlenimini veriyor. Dünyasındaki pencereleri sıkıca kapatıyor. Dışarıdan zayıf bir ışık sızdığında, hafif bir ses duyduğunda dengesi bozuluyor. Kendisine uzanan sıcak ele kuşkuyla bakıyor. Eleştirilmeyi zaten istemiyor. Tüm güçlüklere rağmen, bunalımdaki o insana ulaşmayı denemeli ve mümkünse enerji gereksinimini karşılama inceliğini göstermeliyiz.
Çöküş yaşayanların acılarına elimizden geldiğince ortak olmalıyız. Birbirimize muhtacız. Evrendeki her şey, başka şeylere muhtaçtır. İnsan olduğumuza inanıyorsak; dostluğun, yoldaşlığın hakkını vermeliyiz.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:10 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:28 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Sözün Gücü - Etkisi
İnsanlar, ruhlarındaki dinamiklerini ve üretimlerini sözlerle ifade ederler. Her insan; yaşamındaki bütün tasarımlarını sözler aracılığıyla gerçekleştirir. Her insan; hangi ülkede, hangi dili konuşursa konuşsun, kafasında bulunan düşünceleri sözler aracılığıyla aktarır. İnsandaki duygular, varlığına ait özel bilgiler, ancak sarf ettiği sözlerle sağlıklı anlaşılabilir.
Söz; yalnızca duyulan bir ses ya da okunan bir yazı değil, insanın doğada, toplumda kendisini direkt ifade etme ve iletişim sağlama gücüdür. Sözcüklerle düşünüyoruz, anlatıyoruz, soruyoruz. Sözcüklerle yaşamımızda değişik tepkiler, olaylar yaratıyoruz.
Uzayın herhangi bir noktasında ya da metafizik alanda söz; insan olarak sahip olduğumuz en güçlü araç ve silah aynı zamanda. İki yanı keskin kılıca benzeyen sözler var, anında bir yüreği dilim dilim edebilir. Bu; sözün kötüye kullanımı. Örneğin: Asil - onurlu insanlara dayatılmış bir işkence sayılabilecek, iftira, hakaret ya da karalama gibi çirkinlikler. Sözün diğer kullanımı; keyif, güzellik, sevgi ve mutluluk oluşturur.
Sonuçta, nasıl kullanıldığına bağlı olarak söz; insanın ufkunda özgürlük zemini açabilir ya da insanı mahkum edebilir. Başta büyüklerimiz olmak üzere, bize hep sevgisini sunmuş fedakar insanlara hitabederken, onları yücelterek konuşmak zorundayız. Kutsal bir görevdir zaten.
Tarihte görülen en etkili konuşmacılar; Tanrı elçileri yani peygamberler ve filozoflar. Bazı sözler öylesine güçlüdür ki; kısa bir tek cümle, milyonlarca insanın yaşamını değiştirebilir, onları topluca yok edebilir.
Tarihe baktığımızda; 1930 ’lu yıllarda Almanya’da yönetimi ele geçiren yetenekli bir diktatör, sözü mükemmel biçimlerde, mükemmel tonlarda kullanarak, tüm halkı koşullandırıp kışkırtmıştır. Dolayısıyla bu derin etki, ülkesini malum ikinci dünya savaşının içine itmiştir. Çok sayıda insan, korkunç boyutlarda şiddet uygulanmasına ikna edilmiştir.
Psikoloji penceresinden, bu gibi askeri, politik olayları sorguladığımızda; Adolf Hitler, nutuklarındaki o sözleriyle, direktifleriyle, halk adına halkın korkularını harekete geçiren, gerçekten çok yetenekli bir insandır. Giderek yayılan yangın gibi tüm dünyada cinayetler, kıyımlar yaşanmıştır. İmal ettirdiği, dünyanın en büyük topunun üzerinden, rakip gördüğü devletlere rest çekmesi, Alman ırkının, dünyanın en üstün ırkı olduğu iddiası, yeryüzünü temizleme ve insanlık için yeni bir düzen kurma planları düşündürücüdür. Aslında halk kandırılmış, insafsızca harcanmıştır. Ülkelerin ülkelere, insanların insanlara saldırması, her birinin diğerinden korktuğu içindir. Her birinin diğerinin ideolojisine tahammülü olmadığı içindir. Hitler’in korku çıkışlı inançlara dayanan propagandaları dikkatle, ibretle incelenmeli.
Bilimsel açıdan, insan beynini; sürekli tohumların serpildiği verimli toprak alanına benzetebiliriz. Burada en önemli, en kalıcı tohumlar ise; düşünceler, fikirler ve kavramlar ama çoğunlukla bu verimli alana korku tohumları serpiliyor.
Her insanın zihni verimlidir, berraktır. Asıl önemli olan; oraya ne tür bir tohumun ekilip üretildiğidir. Konuyla ilgili olarak ele aldığım Hitler’in; halkın bilinçaltına gönderdiği, korku ve savaşın gerekliliği isimli tohumlar çok hızlı büyümüş, ardından bilindiği gibi kitlesel ölümler gelmiştir. Çoğu insan, gerçekte bir ruh hastasının hastalıklı fikirlerini mantıklı kabul edecek kadar değişmiştir.
Sözlerin olağanüstü etkilerini anladığımızda, ağzımızdan ne tür görünmez bir enerji çıktığını da anlamış oluyoruz. İnsan zihnine kasıtlı olarak ekilmiş bir korku ya da bir kuşku, ardı ardına felaketler getirebilir. Bir söz; küçük bir çengel atarak zihnimize girebilir, mevcut doğrularımızı, ilkelerimizi ve tüm yerleşik inanç sistemimizi iyiye ya da kötüye doğru değiştirebilir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, asla hayallere dayalı sözler söylememiş. Sözleri, insanımızın karakterini anlatırken diğer ulusları incitmiyor ve saldırganlık içermiyor. Bir Türk cihana bedeldir derken, manevi gücümüzü vurgulamış. Geldikleri gibi giderler derken: Barbar, işgalci ülkelere en güzel yanıtı vermiş …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:05 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:28 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Klasik Solo
Süleyman Demirel Söylerdi :
- Türkiye bir hukuk devletidir. Kanunlar neyi emrediyorsa, gereği yapılır. Binaenaleyh, vicdanı hür hakimlerimiz - savcılarımız vardır. Suç işleyen eninde sonunda cezasını bulacaktır. Binaenaleyh, kimsenin kimseye karşı bir imtiyazı söz konusu edilemez.
- Bana, sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz
( gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında ).
- Bir enkaz devraldık.
- Hiç kimse, devletin kör bir kuruşu için bile bana hesap soramaz.
- Sayın Ecevit petrolü bıraktı da biz içtik mi ?
- O direkleri siz mi diktiniz, o telleri siz mi çektiniz ? GAP’ı gaptırmam arkadaş.
- İndireceğiz, hesap soracağız, hesap ...
( dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ’ı kastederek ) .
- Güçlü Türkiye, kendi ayakları üzerinde durabilen Türkiye mutlaka yaratılacaktır.
- Herkesin iki anahtarı olacak.
- Benim çiftçim, benim köylüm, benim esnafım …
- Dün dündür, bugün bugündür.
- O konulara girmem, şapkamı alır, kır atıma biner giderim.
- Kendim için bir şey istiyorsam namerdim.
- Var mı başka izah tarzı ?
- Yollar yürümekle aşınmaz . Binaenaleyh, Türk insanı yol almıştır. Yolun sonuna gelinmektedir.
- Milli gelirimiz, kanal sayımız artmıştır.
- Ferah, hür ve aydınlık Türkiye için hepimiz el birliğiyle omuz omuza olmalıyız. _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:11 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:29 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Kral ve Adamları
İnsan olarak hepimizin yaşamı kısa ve riskli. Fakat doğanın bol zamanı var, acele etmiyor.
Ömer Hayyam demiş ki: Yaşam şarabı damla damla akar. Yaşam çiçekleri bir bir düşer.
Şehir dışına çıkıp yaşlı bir ağacın gölgesine sığındığımda, derinlere saplanan yılları, bir daha dönmemek üzere giden geçmişi düşünüyorum. Burukluk çöküyor. Hiç olmazsa, bundan sonraki günleri elimden kaçırmasam … Onlar da geçip gidecekler.
Her dönemde toplumların, yüksek kültürü ve gücü baltalanmış. Bazıları hızla yozlaşmışlar, yerlerini başkalarına bırakmışlar.
1- Perspektif görüşlerin bozulduğu,
2- Egoların, komplekslerin baş tacı edildiği,
3- Paranın ve kaba gücün erdemine inanıldığı,
4- Irkçılığın öne çıkarıldığı ülkelerde perde gerisindeki tehlikeli gruplar işlerini rahat yürütmüşler, kaleleri içten yıkmışlar.
Sonuçlar ( bağırırcasına ) doğruluyor ki: Öfkeli, vurucu bir zihniyet, yeryüzünün değişik noktalarında çatışmaları örgütlüyor, yolunun üzerinde bulunanları yumuşatıp yutuyor. Bencilliğini ve şehvetini, dev ölçekteki bir dışa vurumla, yaşama geçiriyor.
Savaş sever şirketler, ormandaki vahşi arslanlar, zehirli yılanlar gibi tetikteler; ısırmak için, daha çok büyümek için. Savaşlar, toplu kıyımlar, insanlığın en iğrenç felaketleri. Böylece, silah sektörlerinde devamlılık sağlanmış, karşıt fikirler çarpıştırılmış, aynı zamanda ahlaki değerler ters yüz edilmiş.
Uzaktan da olsa, savaşların dumanlarını görmeyi hiç istemezdim. Liderlerin kin dolu sözlerini duymayı da hiç istemezdim.
ABD’nin, abarttığı İran tehlikesine karşılık Suudi Arabistan ve beş körfez ülkesine 20 milyar dolarlık silah satmaya hazırlandığı ortaya çıktı. Savunma Bakanı Robert Gates ile Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, önümüzdeki günlerde Arap ülkelerini ziyaret edecekler, hazırlanan silah paketinin ayrıntılarını ele alacaklar. Bu görevli katiller, gülümseyen yüzleriyle, fotoğraflarda ne kadar masumlar.
ABD, Ortadoğu’daki en büyük müttefiki ve yoldaşını sakinleştirmek, kaygılarını gidermek amacıyla bir jest yaparak, önümüzdeki on yıl için İsrail’e, 30 milyar dolarlık karşılıksız askeri yardımı taahhüt etti. Yani her yıl İsrail’e verilen, 2.4 milyar dolarlık katkı, 3 milyar dolara çıkarıldı.
Sürmekte olan bütün çatışmaların ve sosyal çözülmelerin temelinde, kapitalist ideoloji yatıyor. Bu düşünce sistemi: Yalnızca kendi isteklerini tatmin etmek için yaşayan, egoist, insan sevgisinden uzak, geniş düşünemeyen, zavallı insan tipleri yarattı. Her bireyin, diğerini ezerek ya da kandırarak yükselme çabasında olduğu toplumlarda, barış ve huzurun bozulması da çok doğal.
Dünyada gelişen olayları daha net kavrayabilmek, olaylar hakkında farklı görüşleri öğrenebilmek, bu arada kendi sosyal ve politik fikirlerimizi de geliştirebilmek için basın organlarını izliyoruz. Medya, bunu en mükemmel biçimde kullanarak, topluma empoze edilecek seçilmiş fikirleri, değerleri, haberleri, yorumları ve diğer tanıtımları halka ulaştırıyor. Hazırlanan bazı programlar, insanda kalıcı bir koşullandırma sağlıyor.
İnsanı değerli ya da tehlikeli yapan şey, beynindeki düşünce ve yüreğindeki inanç. Türk insanının özgün düşünce üretimi azaldı. Kendisine dört yönden dayatılan aykırı düşünceleri sindirmekle meşgul. Yabancı beyinlerle düşünmekte olduğunu bir parça anlasa da, bunu çok önemsemiyor. Asil insanımız köleliğe doğru gidiyor. Dürüstlük, adalet, sevgi gibi kavramlardan yavaş yavaş uzaklaşıyor, duygusuz robotlar gibi paraya ve paranın sahip olduğu değerlere yöneliyor ne yazık ki. Her şey ortada. İlişkiler, işlenen suçlar ortada.
Binlerce yıldır var olmakla birlikte, resmi olarak kurulduğu 1717 yılından bu yana, Avrupa ve dünya tarihinde büyük etkileri, yönlendirmeleri görülen, uluslar arası bir örgüt var ki, o da: Masonluk.
Masonlar, çalışma sistemlerine ve etki alanlarına dair gerçekleri her zaman inkar ederek, hayır kurumu, arkadaş kulübü olduklarını belirtiyorlar söyleşilerinde. Oysa bünyelerine aldıkları, bazı devlet adamları, politikacılar, iş adamları, sözde düşünürler, sözde sanatçılar, sözde yazarlar aracılığıyla, hedef ülkenin iç ve dış politikalarını, hedef toplumun en dinamik noktalarını, kendi tasarımlarına uygun olarak değiştirebiliyorlar. Kesin, tartışılmayan bir şey: Localara kayıtlı üyeler, gönüllü - sonsuz teslimiyet içindeler ve yukarıdan gelen bütün emirleri uygulamak zorundalar.
Masonluğun kaynağı araştırıldığında, bu yapılanmanın, Yahudi çıkarlarının korunması için kurulmuş bir maşa örgüt olduğu anlaşılabilir. Masonluğu ve Kapitalizmi birer silah olarak kullanan Siyonizm ise: Yeryüzünde süregelen kaosların, huzursuzlukların çıkışında çok etkili.
Yahudilerin güçlerini keşfetmek kolay değil. Masonlar, Yahudilerle bağlantıları olmadığını ve bir hayır - yardımlaşma kurumu olduklarını söylüyorlar. Yahudiler de kendi haklarında anlatılanların iftira olduğunu, gerçekte son derece barışsever ve iyilik yanlısı olduklarını belirtiyorlar. Onların ifadelerine göre: Kurdukları bütün örgütler, dünya barışını sağlamak için, kardeşlik için, sevgi için.
1948 yılında, İsrail Devletinin kurulmasıyla, Yahudiler, yüzyıllardır özlem duydukları vaat edilmiş toprakların bir bölümünü ele geçirdi. Bu ele geçirme, anımsanacağı üzere, bölgeden toprak satın almakla ve işgalle gerçekleştirildi. Günümüze dönelim. Yahudiler açısından, dünya egemenliği yakın görülüyor.
Siyonizm, ülkemize de çengel atmış. İsrail’in Türkiye’ye bakışını, Fırat’ın doğusunda kalan topraklarımızın, değiştirilmiş Tevrat’ta bahsedilen, Büyük İsrail Devletinin sınırları içinde olduğu düşüncesi biçimlendiriyor. Tevrat, Yahudi felsefesinin temeli fakat zaman içinde değiştirilmiş, ilahi niteliğini yitirmiş bir kitap.
İsrail, din hükümlerine göre yaşanan bir devlet. Hahamlar, kendi narsist görüşleri doğrultusunda tahrif ettikleri Tevrat’a, Yahudilerin sahip oldukları üstün ırk inancını eklemişler. Tevrat’tan çok daha önceleri, kendilerinin bütün ırklardan üstün olduklarına ve dünyanın gerçek sahibi olduklarına inanmışlar.
Yahudi geleneklerinin ve ideolojisinin temel kitabı Kabala, Ruhban sınıfının geliştirdiği bir öğreti ve aykırı inançlar üzerine kurularak yazılmış. Bu inançlara göre: Yahudiler, Tanrının seçtiği ve üstün kıldığı bir kavim. Yeryüzü onlara ait. Yahudi olmayanlar; Goyimler yani insan görünümündeki hayvanlardır ve Rab Yehova, yalnızca İsrail oğullarını seviyor.
Öte yandan, İncil dikkatle incelendiğinde, benzeri çelişkilerin bu kitapta da bulunduğu görülüyor. Ayrıca, İncil tarz olarak, vahiy şeklinde yazılmamış. Vahiy olduğuna dair Hıristiyan din adamlarının iddiaları yok zaten. İçinde, çeşitli insanların ağzından Hazreti İsa’nın yaşamının anlatıldığı İncil, bir tür tarih kitabı havasında. Günümüzde kullanılan 4 İncil, tam 360 kitaptan ayıklanarak seçilmiş.
Yahudi, yaşayan insanlaşmış tanrıdır. Yeryüzünde tanrı, Yahudinin yüz hatlarında kendini aşikar kılar. Diğer insanlar tamamıyla dünyevi, aşağı ırktandır.
Kabbala’dan
Ve onlardan nefret ettim. Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras olarak alacaksınız ve ben size onları mülk olarak vereceğim. Ben, sizi milletlerden ayırt eden Allahınız Rabbim.
Tevrat, Levililer Bölümü, 20/24
Çünkü sen, Allahın, Rabbe mukaddes bir kavmisin ve Rab üzerinde olan bütün kavimlerden üstün olarak, kendine has bir kavim üzere, seni seçti.
Tevrat, Tesniye Bölümü, 14/2
Ve Allahın Rabbin sana teslim edeceği, bütün kavimleri bitireceksin, gözün onlara acımayacak.
Tevrat, Tesniye Bölümü, 7/16
Yahudi hahamlar, geçmişteki meslektaşlarının uydurdukları ayetlere bağlı biçimde, kendi toplumlarını bu üstün ırk fikirleriyle yetiştiriyorlar. Zamanında İspanya’dan kovulmalarının en büyük nedenlerinden biri de, Yahudilerin dönmelik yöntemiyle devlet sisteminin çoğunu ele geçirmeleri olmuş.
Dönmelik, Yahudilerin dünya çapında uyguladıkları sinsi bir yöntem.
15.1.1992 tarihli Şalom Gazetesi, geçmişte İran’da uygulanmış olan planı, bir yazı içinde şöyle aktarıyor:
Yeni Müslümanlar yüzeysel olarak kendilerinden beklendikleri şekilde hareket ederlerdi. Bu arada Yahudi yaşantılarını gizlice sürdürürlerdi. Bir erkek çocuk doğduğunda, hem İbrani hem Müslüman adı verilirdi. Ruben - Rahman, Şlomo - Süleyman gibi. Kızlara da iki isim konurdu. Diğer Müslümanlar gibi, çok kutsal bir görev sayılan Mekke ve Medine’yi ziyaret ederek hacı olurlardı.
İspanya’dan topluca kovulduktan sonra Osmanlı İmparatorluğu’na gelen ( kabul edilen ) Yahudiler, Müslüman olmayanların Osmanlı sisteminde yükselmesini engelleyen yasalarla karşılaştıklarında yine dönmelik aldatmacasını kullanıyorlar. Dönmelik hareketinin önderi Sabetay Sevi, Müslüman olduğunu iddia ediyor fakat katıldığı bir Yahudi ayininde devlet görevlileri tarafından yakalanıyor. Bunun üzerine Arnavutluk’a sürülüyor ve 1676 tarihinde orada ölüyor. ( Kaynak: La Kabbale, sf. 432 )
Bu bilgiler önemli, üzerinde düşünmeye değer. Ejderhalar yakınımızda. Uyanmalıyız. Dostlarla birlikte görüp, birlikte düşünmeliyiz her şeyi.
Geleceğimizin saf ışıkları, hassas dengeleri, olası ağır hastalıklarına karşı, bugün ciddi önlemler almalıyız. Aksi takdirde, üzerinde oturduğumuz bu geminin, kayalıkların arasından çıkarak, açık sularda yol alması bir hayal ya da bir mucize olur. Mahkumlar gibi, çizilen çemberin içinde sızlanır, ağlar dururuz.
Zaman daralıyor. Hava kararmadan buluşmalıyız. Erken kararır belki.
Bilmiyorum hangi ateş daha soğuk, hangi zehir daha hafif ?
Toparlanıp ayağa kalkıyorum. Ağlamak istemiyorum. Ağlamayacağım ama …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:08 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:30 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Eleştirinin Eleştirisi
Bir süre önce yayınlanan, Kral ve Adamları başlıklı toplumsal yazımla ilgili olarak: Değerli dostum, başarılı eğitimci, tarihin her dönemini titizlikle araştıran, yüreğindeki zenginlikleri maddi beklentilerle raflarda pazarlamayı hiç düşünmeyen, kişiliğine ve birikimlerine saygı duyduğum, sevgili Callisthenes ’den bir mektup aldım.
Aşağıda sunuyorum.
Sorumluluk hissederek, hassas - aydınlatıcı bilgilerini aktardığı için şahsım ve duyarlı okuyucular adına teşekkür ederim.
Gönderen
Callisthenes / Tarih Öğretmeni - Araştırmacı
Kral ve Adamları’na katkımdır.
Aynı kenti, aynı görüşleri paylaştığım şair arkadaşım Tyrannos ’un Kral ve Adamları başlıklı yazısı, özetle dünya konjonktürünü ve Yahudiliği incelemektedir. Bu konuyla ilgili, eleştirinin eleştirisini yazmaktan onur duyuyorum.
Yahudilik, bir din, bir kültür veya bir ırktır. Bir de, devlet ismi olan İsrail sözcüğü üzerinde durmalıyız. Sözcüğün tam olarak Türkçe anlamı, ”Tanrı adına savaşan” olup, Yakup peygambere bu isim verilmiştir ( Kaynak: Tevrat, Tekvin / XXXII - 28 ).
İbrani sözcüğü ise, hibri kökünden gelip Ürdün nehrinin ötesinde yaşayan insan demektir. Yahudilik ana erkil bir dindir. Yani bir insanın annesi Yahudi değilse Musevi dinine giremez.
Tevrat’ın günümüzdeki şekli Kutsal Kitap özelliğini taşımaz. Hz. Musa’ya, Tur dağında Tevrat’ın ilk beş kitabı olan: Tekvin, Çıkış, Levliler, Sayılar ve Tensiye vahiy edilmiştir. Fakat bugünkü Tevrat’ta, Hz. Musa’dan çok sonra yaşamış peygamberlerden ve krallardan söz eder. Tevrat Hz. Musa’ya sözel olarak vahiy edilmiş, Hz. Musa öldüğünde de kayıtlı olmadığı için sakıt olmuştur. 12 İbrani klanından ( Tevrat’ta Klan yerine Sıpt sözcüğü geçiyor ) hahamlar Hz. Musa’nın söylediklerini kendilerince anlayarak Tevrat Hafızı olmuşlardı.
Yahudilerin II. Babil İmparatoru Naboketnazar’a isyan etmeleri üzerine, Yahudi halkı Filistin’den alınarak Babil’e sürgüne gönderilmiştir ( İ.Ö. 583 - 587 ). Babil halkı içinde İsrail oğullarının asimile olmasını önlemek için, o dönemde hahamlar Tevrat’ı yazıya geçirmişlerdir. Bu, Allah’ın Hz. Musa’ya sunduğu kitabın çok dışında bir başka kitabın oluşumunu sağlamıştır.
Örneğin: Süleyman’ın Şarkılar Şarkısı ( Nesideler nesidesi ) Mezopotamya’da Aşk ve Savaş Tanrıçası İrenna ile sevgilisi çoban Domizzi’ye ait Babil dilindeki ilahilerin İbraniceye çevrilmiş halidir
( Kaynak: Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki kökleri, Sayfa 61 - 66 ).
Yahudilere Nil ve Fırat ırmakları arasını - kısaca, Yakın Doğu’yu - vererek Tanrı onları kutsamış … Babil’de köle halinde yaşayan Yahudilere bu uydurulmuş ayet büyük moral vermiştir. Teokratik ( din kurallarıyla yönetilen ) bir toplum olan Yahudiler bu yüzden üstün ırk olduklarını iddia etmişler, aynı tezi savunan Adolf Hitler ve Alman Nazi Partisinin boy hedefi haline gelmişlerdir.
O dönemde Mesih kavramı da ortaya çıkmıştır. Kelimenin kökü Latince: Masias, Aramca: Meşiha, İbranice: Masia sözcüğünden gelmektedir. Seyahat Eden anlamına gelip, yürürlükteki kusurlu ve kötü düzene son verecek olan, adalet ve mutluluk düzeni kuracak olan, Davut peygamber soyundan gelen, tanrısal peygamber - krala Mesih denir. Daniel Kitabında yer alan Hanoh’a atfedilen metinlerde belirtilen, cismani - ruhani yöneticidir
( Kaynak: Kitabı Mukaddes, Tevrat Eski Ahit, Daniel Kitabı, Sayfa 841 - 855 ).
Yanlış olarak, ilk Hristiyanlar Hz. İsa’ya, Mesih unvanını vermişlerdir. Aslında Mesih, gelecekteki İsrail Devletinin Yahudi kralıdır.
İran İmparatoru Büyük Keyhüsrev ( Kurus ) II. Babil İmparatorluğunu yıkınca iyi durumdaki Yahudiler Mezopotamya’da kalmışlar ve orada Kürt Yahudilerini oluşturmuşlardır. Ezra komutasında dindar, yoksul Yahudiler tekrar Filistin’e göçmüşlerdir.
İ.Ö: 57 yılında Yahudi bağımsızlığı için Romalılara isyan eden Yahudiler, Roma tarafından, imparatorluğun yani Eski Dünyanın tüm şehirlerine dağıtılmıştır. Böylece Yahudilerin 2.000 yıl süren ikinci sürgünleri başlamıştır.
Masonluk, bilinmezliklerle kaplıdır. Masonlar, ne dini, ne politik, ne sosyal, ne mezhepsel, ne tarikatsal, ne de ulusal bir yapı gösterirler. Mason olan bir kişi, locada konuşulanları halka aktaramaz, dahası, ima bile edemez. Köleci bir toplumda, Kral Süleyman ve Mimar Hiram tarafından kurulmuş, İsrail’li duvarcıların ve yapıcıların haklarını koruyan mesleki bir çıkar örgütüydü. Daha sonraları bu kurum, sürgündeki Yahudilerin çıkarlarını koruma işlevini üstüne almıştı.
Yahudi kutsal kitapları olan, Kaballa, Midras ve Talmud dışında, Eskiçağların tutulan felsefe sistemleri olan Platonculuk, Hermetiklik, Aristoculuk, Yeni Platonculuk ve Stoacılıktan da Masonluk etkilenmiştir.
Ortaçağ feodal toplumunda, tek Hak Din, Yahudilik olarak kalmamıştır. Yeryüzünde Hristiyanlık ve Müslümanlık da Hak Din olarak kurulmuştur.
Masonlar ikinci kurucu olarak, İncil yazarı Yuhanna’yı kabul ederler. Fakat ne Yuhanna İncilinde, ne de o çağdan kalma antik bir belgede Yuhanna’nın Mason olduğundan söz eder. Masonluk, bu üç dine karşı eşit yaklaşan, yapıcı ustaları birliğinden başlayıp gizli amaçları olan ve Yahudi ekonomik çıkarlarını koruyan güçlü bir örgüte dönüşmüştür. Hristiyanlıktaki Hospitaller ( St. Jean Şövalyeleri ), Töton Şövalyeleri, Templer Tarikatı, Tapınak Şövalyeleri ile İslamiyetteki: İsmaili, Haşşaşin, Hariciler gibi dinden kopan marjinal gruplar da Masonlukla değişik tarihlerde açık ve gizli ilişkiler içine girmişlerdir.
Masonluğa müttefik bu saydığımız sahte tarikatların amacı: Yoksulluk ve itaatkarlık ilkelerine bağlı kaldıklarını belirterek insanlık adına dernekler kurmak, örgütlerini sağlamlaştırdıktan sonra nakit ve emlak edinmeye başlamalarıdır. Bu iki önemli aracın elde edilmesinden sonra iratçılığa, hükümdarlığa, bankerliğe soyunurlardı. Masonların son kez duvarcılık yaptıkları olgu, VIII. Henry zamanında yaşanmış büyük Londra yangınıdır.
Yeniçağ başlarında Avrupa’nın başlatmış olduğu Coğrafya Keşifleriyle bulunan yeni kıtalardan gelen baharat, altın, gümüş, köle gibi kar getiren lüks malların toptan ticareti ve bankacılık hizmetleri Yahudi tüccarların eline geçmişti. Bu ailelerden en önemlileri: Kutsal Roma İmparatorluğu, Germen İmparatorluğu, İspanya - Portekiz - Venedik - İtalya şehir devletleri, Fransa ve İngiltere’de acentaları bulunan Mendes ailesidir.
Bu ticaret kapitalizmi sayesinde Mason örgütleri o kadar güçlenmişlerdi ki devlet hazinelerine mutemet olmaya ve bazı devletlere borç paralar vermeye, geri ödeyemeyen krallardan tavizler koparmaya başlamışlardı. Fransa Kralı Yakışıklı Filip, 13 Ekim 1307 tarihinde Engizisyon Mahkemelerince, Tepler Tarikatı lideri Jaques De Molay ve tarikat üyelerini ruhlarına şeytan girdiğini öne sürerek Paris Notre Dame Kilisesi önünde yakmış, bunların taşınır ve taşınmaz değerlerini hazineye aktarmıştır.
Geçmişte İspanya, Avrupa’nın en yoksul devletlerinden biriydi. Kastilya Kraliçesi İsabella ve Aragon Kralı Ferdinand’ın evlenmeleriyle 1494 yılında İspanya Devleti kurulmuştur. Paracı olarak bilinen Kral Ferdinand, olayı biraz daha geliştirip ülkesindeki tüm Yahudilere: Hristiyan olun ya da buradan gidin demiştir.
Bütün Avrupa’nın kovduğu Yahudileri, güç dengesini düşünen Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlığına almış, Osmanlı yöneticileri böylece kendi ülkelerine sermaye akışı olacağını sanmışlardı. Bu Yahudiler, ticaretle uğraşan bir imparatorluğun tebaası olup Dönmelik ya da Siyonizm gibi kavramlardan uzak yaşamışlardır. İspanyollar bu göçmen Yahudileri küçültmek amacıyla domuzlar anlamına gelen Marrono sözcüğünü kullanmışlardır.
Zaman içinde milli devletlerin kuruluş aşamasında Masonluk yeni bir şekle girmiştir. Yahudiler, siyasi büro olarak Mason Localarını kullanıp o ülkenin sanayi ve ticari kapitalizmini ele geçirmeye çalışmışlar ya da sakin bir vatandaş olarak ülke içindeki gettolarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Batılı zengin devletler, mevcut locaları, ekonomik ve siyasal bir zemin olarak görmüşler, emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.
Rönesans olgusuyla, İbranice’nin kilise dili olan Latince’ye karşı birinci derecede önemli yabancı dil özelliğini kazanması, Reform olgusuyla, Roma Kilisesinin otoritesinin kırılması, Yahudi çıkarlarını açık ve gizli biçimlerde desteklemiştir. İngiltere ve Fransa Masonluğu, XVIII. yüzyılda resmen desteklemişler, Almanya ile Avusturya - Macaristan İmparatorluğu ise Yahudilerin Filistin’de yeni bir yurt kurmalarını amaçlayan Siyonizme bel bağlamıştır.
1717 yılında dört Londra Mason Locası birleşerek İngiltere Mason Locasını kurdu. Bu loca 1723’de kendine bir ana tüzük hazırladı. Tüzüğe, yazarının isminden dolayı ”Anderson Ana Tüzüğü” dense de, bu eserin kaynağı, Royal Society’nin üyelerinden Désaguliers ’di.
Masonluğun görünen başlangıç ilkeleri şunlardır: Tanrıya inanma, ahlak kurallarına uyma, meşru iktidara saygı ve din özgürlüğü. XVIII. yüzyılda İngiltere Masonluğu birbirine rakip iki kola ayrıldı. Tüzükçüleri eski temel gelenekleri terk etmekle suçlayan, İrlandalıların kurduğu Antientler Locası ve tüzükçülerin oluşturduğu Modenler Locasıydı. Çekişmeler 1813’de Birleşme Andıyla son buldu ( Act of Union ). Gelenekçiler ağır bastılar. Dine sıkıca bağlanmış Masonların bir zaferiydi bu. İngiltere Mason Locası, bugün dünyanın en büyük locasıdır ve Act of Union halen yürürlükteki ana tüzüğüdür.
Türkiye’de ilk Mason örgütü, Marsilya Locasına bağlı olarak İzmir ve Halep’te kuruldu ( 1738 ). Papa XII. Clemens’in Masonları aforoz eden Mayıs 1738 tarihli mektubundan sonra Osmanlı Padişahı I. Abdülhamit tarafından bu localar kapatıldı. 1760 yılında İstanbul, İzmir ve Selanik’te yeni localar açıldı. 1861 yılında Prens Mustafa Fazıl Paşa, Osmanlı Yüksek Mason Şurasını kurdu ( Şura-ı Ali-i Osman ). 1 Ağustos 1909’da İstanbul Büyük Locası kuruldu. Bu tarih ülkemizdeki Mason Teşkilatının kuruluş tarihidir.
Türkiye’deki Masonların, Emperyalist devletlerin maşası olduğunu, Siyonizm ve Masonluğun XX. yüzyıl Osmanlı Toplumu için gerçekten büyük bir tehlike olduğunu ilk kez ortaya atan yurtsever aydınımız, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı ve Hikmet isimli gazetenin sahibi - yazı işleri müdürü Şeyhbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi Bey’dir. Türkiye Masonlarının hangi dış devletler adına çalıştıklarını açıklayan kitapçığı yayınlanmadan, bir gün yemek yediği kaptaki bakır çalmasından dolayı yaşama veda etmiştir. Araştırma notlarının nerede olduğu bilinmiyor.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan sonra, 42 locadan 11’i sınırlarımız içinde kalmıştı. Üye sayısı: 500 civarındaydı. 1925 yılında Masonluk siyasi bir örgüt olarak tanımlandı ve Takrir-i Sükun yasası gereği örgüte bağlı localar kapatıldı.
Masonluğun bir hayır derneği olarak kabul görmesini sağlamak ve referans edinmek üzere Çankaya Köşküne çıkan Mason Büyük Üstatlarına hitaben Atatürk sertçe şöyle demiştir: Sizler İngiliz casuslarısınız. Buradan hemen ayrılmazsanız, hepinizi tutuklatırım.
Atatürk’ün ölümünden sonra, Yüksek Şura Türk Mason Derneği adı altında Masonlar tekrar toplanmışlardır.
Türkiye’de Mason Localarının açılması 1950 yılından itibaren serbest bırakıldı. İzmir, İstanbul ve Ankara’da faaliyet göstermeye başladılar. Bu arada, locaların bağımsız çalışamayacaklarını bildiren ”Üniteler Talimatnamesi” yayınlandı. 24 Ekim 1967 tarihinde ise: Yüksek Şura yeniden örgütlendi ve Türkiye Büyük Mason Locası kuruldu.
Masonlar, Yahudi politikalarını hayır derneği adıyla sürdürürlerken, Dönmeler ayrı bir politika izlemişlerdir. İzmir’li bir haham olan Sabatay Sevi, 1648’de Osmanlı İmparatorluğunun güçsüz, zayıf durumundan yararlanarak kendisinin mehdi olduğunu iddia etmiş, İzmir ve çevresinde bir Yahudi Devleti kurmaya teşebbüs etmiş, bölgede Yeniçerilerce bastırılan isyandan sonra tutuklanarak Edirne’ye götürülmüş, burada yargılanarak ya idam edileceği ya da İslam dinine girmesi istenmiş, Mehmet Ali Aziz Efendi ismini almıştır. Hem Yahudi olup hem de İslam inançlarını taşıyan Sabatay Sevi ve adamlarının davranışlarından dolayı halk bu tür insanlara, Dönmeler demiştir.
Sabatay Sevi’nin 1675’de Arnavutluk’un Ulcun şehrinde sürgünde ölmesinden sonra dönmeler dini, siyasi ve ekonomik nedenlerden üç fraksiyona ayrıldılar.
Türkiye’de Siyonizmi en çok destekleyenler Dönmeler sınıfına dahil insanlardır.
İzmir Mason Locasının kurucuları da Dönmelerdir.
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:12 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|
|
 |