 |
 |
Siyaset ve Düşünce Forumu www.siyasetvedusunce.net / www.hukukcugenc.com
|
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:18 pm Mesaj konusu: KULE GÜNLÜĞÜ / Tyrannos'un Yazıları |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Çemberin İçindeki Kadın
Kızgınlıkla, telefonunu 24 saat açmamak üzere kapattı. Farklı bir mekanda, özellikle doğada bulunma isteğiyle, akşam saatlerinde arabasına binerek hızla kentten uzaklaştı.
Yaşadığı yerde, dekolte kıyafeti ve sıcak konuşmaları nedeniyle toplum onu izliyor, doğal davranışları insanlarda tedirginliğe yol açıyordu. Belki de hedef gösteriliyordu.
Daha da hızlandı. Açtığı sert müzikler eşliğinde içtiği sigaralar, ofisinden taşıdığı gerginliğini azaltmıyordu. Deniz kıyısına ulaştığında bildiği bir kayanın üzerine çıktı. Oturuş biçimiyle, galeride duran sanat eserlerine benzedi.
Toplumun bu kadar yozlaşmasını, 21. yüzyılda insanların hala, başkalarının özel yaşamlarına müdahale etmeyi, kendileri açısından öncelikli görev kabul etmelerini üzüntüyle karşıladı. Etrafında kedi gibi dolaşan, kariyer sahibi fakat ikiyüzlü, dedikoducu ve başkaları için kolayca küçülebilen insanlara acıdı. Durgunlaştı. Aklıyla, ruhuyla uzaktaki sevgilisine kilitlendi …
Zorlu bir dönemdi. Bazı şeylerin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyordu. Koşullar ne olursa olsun, ne kadar stres ve tehlikeler altında bulunursa bulunsun, içindeki beyaz - yumuşak umut ışığının parlaklığını koruması gerektiğini düşündü. Denize dikkatle baktığında, tanık olduğu ışıltılar, içini saran hoş bir sıcaklık duygusuna neden oldu. Fakat aynı ışıltılar, sonsuzluğun içindeki bu dünyanın aslında ne kadar küçük olduğu duygusunun da benliğini kaplamasına neden oldu.
Felsefeyi seviyordu. Anlamlı şeylerle uğraşmayı seviyordu.
İnsanoğlu, bu dünyanın gerçek sahibi değil ve hiçbir zaman da olmamış. Fakat bu dünyayı kendi malı sanarak ona dilediği gibi, kendi çıkarları doğrultusunda saygısız bir tarzda davranıyor. Milliyet ve din savaşları çıkarıyor. Virüsler üretiyor. Denizleri kirletiyor, toprakları zehirliyor. Dünya, bizlerin olmayı henüz başaramadığımız kadar verici bir varlık. Hep verdi ve bizi barındırmaya, korumaya devam ediyor dedi kendi kendine.
Dün geceye döndü. Telefondaki o sevimsiz konuşmaları hatırladı. Konuşmalar uzadıkça uzamıştı. Aslında hiç gereği yoktu yaşadıkları sıkıntıları abartmanın ama yolunda gitmeyen şeyleri konuşmamak rol yapmak olurdu. Tartışma sonuçsuz kaldı.
Kalın maskeleriyle, her yeni gün bir grup duygusuz canavar ona ulaşıp, öfkeyle bakıyordu. Bu, yıldızlara sığınmak isteyen masum bir gece bulutunun, acımasızca bıçaklanmasına benzeyen bir şeydi. Bu, güvenlik makamlarına hitaben anlatımı olanaksız bir tacizdi. Bunları sürekli hissetmekten doğan ciddi bir kırgınlık, ciddi bir moral eksikliği vardı. Oysa mutlu olmak, herkesten çok onun hakkıydı. Bir savaşa katılsa; aşkı çok şeyleri susturabilir, çok şeyleri kökten değiştirebilirdi.
Son günlerde hıçkırarak ağlamıyordu, bekliyordu, gökyüzüne dokunan bir anıt gibi. Beklemek zordu ama zoru başarabilirdi. Çünkü içindeki doğal mimari, dış çizgileri kadar olağanüstü güzeldi. Geceleri okuyor, notlar alıyordu. Yaşama dair, ölüme dair bulduğu oldukça ağır imgelerle sevgisini çoğaltmaya çalışıyordu.
Deniz kıyısında, yaşadıklarıyla baş başa kaldığında; dünyasını, bedenini daha güçlü sevmesi gerektiğine inanıyor, içindeki sarsıntıları böylece yenebiliyor, yaşamının anlam kazandığından emin olabiliyordu.
Oturduğu, hep buluştuğu bu kayanın çağrışımları eşliğinde nefes alıp vermesi, denediği bütün sakinleştirici ilaçlardan daha yararlı oluyordu.
Başını kaldırdı hafif gülümseyerek ve siyah gözleriyle, süzülüp giden güneşe baktı. Güven vericiydi. Ufku daha çok aydınlandı. Doğanın kendisine sunduğu yüce değerlerin ruhundaki acıları hafiflettiğini hissetti. Bir dergiden kesip sakladığı iki sözü tekrar okudu.
Eğer aşk varsa insanın hayatında; diğer bütün şeyler yolunda gitmese de olur.
Dostoyevski
Bir kadının giyebileceği en güzel giysi sevdiği erkeğin kollarıdır.
Yves Saint Laurent
Akşam oldu. Elindeki kağıdı cebine koydu. Hep dokunmak istediği yıldızlara baktı.
Gözleri ıslandı. Çünkü yıldızlar çok parlak değildi. Onlar da yorulmuşlardı yaşamaktan …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:51 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:19 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Soğuk Taşlar
Sonbaharın ayak sesleri … Yeşilden sarıya, sarıdan toprak rengine geçilecek. Gücünü yitirip solan, esintilerde dağılmayı bekleyen her yaprak ölümle tanışacak.
Mevsimsiz dökülen, yeri doldurulamayacak ince, güzel insanları çok özledim … Hiç gelmemek üzere gittiklerine inanamıyorum. İnanmayacağım.
Güne gergin başladım. Gazetelerin hırçın öğretilerini görmek istemedim. Doğal, sosyolojik ve ekonomik sarsıntıları okumak istemedim. İnsanlar sürekli artan bir basınç altında bırakılıyor zaten. Tüm alanlarımızı saran yangınlar ve sömürgecilerin inşa ettiği geçitler nedeniyle bilgimizi, gücümüzü daha çok sorgulamak zorunda olduğumuz sisli bir zaman dilimi.
Hayal bu ama bütün aydınları aynı anda, gece evlerinden çıkarmak isterdim. Hırpalayıcı biçimde, nasıl rahat uyuyabildiklerini sormak isterdim. Bağırırdım belki. Delirdiğimi düşünürlerdi.
Vicdani kıpırtıların ilk kanıtı, sanırım halk arasında medeni cesaret denilen tepki. Gerek şahsımıza gerekse diğer masum insanlara yöneltilen tüm haksızlıklara suskun kalmayıp, ahlak dışı uygulamaların değiştirilmesini istemek, bilinçli eleştirilerde bulunmak …
Her insan, devletin yürürlükteki yasalarını, toplumsal alışkanlıkları, dinlerin tebliğlerini kendi cephesinde farklı algılayabilir. Fakat bilinmesi gerekir ki, tarihten gelen o yüce yasalar, o kutsal tebliğler, kısa bir zaman sonra insanların çıkarları yönünde kullanılabilir ve ona göre yorumlanabilir amacıyla ortaya konmamıştır.
İnsanın, her koşulda insan olduğunun farkında olması, düşüncelerini eğitmesi, özündeki temiz yaşamı doğal yaşama aktarması gerekiyor. Fakat bu öncelikli seçimler, insanın iradesinin işleyiş biçimiyle bağlantılı.
G. I. Gurdjieff ’in bir sözünden etkilendim. Diyor ki: Bir insan, anlamsız ilgiler ve anlamsız amaçların oluşturduğu bir dairede dönüp duran insanların yaşamlarının bütün dehşetini anlayabilseydi, kendisi için önemli olan tek bir şeyi de anlardı. Genel yasadan kurtulmak, özgür olmak … Mahkum için, kendisini nasıl kurtaracağı, nasıl kaçacağı dışında hiçbir şey önemli değildir.
Yeryüzünde kökleşmiş sistemler, yetenekli eğitimciler var. Fakat onların ruhlarımızı incitebilecek şiddette, olgunlaşmamış duyguları ve düşünceleri de var. Ne yazık ki çoğu fikirler mahkumiyetimizi hazırlıyor.
Olağan gibi algılanan, aslında dayatılan yaşam tarzı, güvenli sayılamaz. Saçmalığı anlaşılmış şeyleri değiştirmeye çalışmadan sıkı sıkıya geleneklere tutunmak çağdaş insanın yöntemi olamaz.
Olağan yaşam tarzının belirgin örnekleri şunlar: Paranın egemenliği ve çekiciliği, silahlanma, milliyet ve din çatışmaları, nüfus artışı, depresif kişilerin liderliği, her alanda güvensizlik ve kirlilik, tıpta ve iletişim ağlarında yeni virüsler. Bu tür yaşamın çizgileri bize anlam ve keyif sunmuyor zaten. Çoğu zaman sıradan canlılar gibi basit mutluluklar denizinde yüzüyoruz. Günün birinde bu durum bizi gerçekten rahatsız ederse, tahrik ederse, kişisel gelişimimizi ciddiye alacağız ( becerebilirsek ).
Egemenlerin oluşturduğu acılar, içimizin güneşinde, ufkumuzun yollarında beslediğimiz sevgileri çoğaltıyor. Kötülük, iyiliği sonsuzluğa taşıyan bir etki gibi ama yine de çok dikkatli davranmak gerekiyor.
Dışarıya çıktım. Bir simit aldım. Yerken de dilimi ısırdım. Kanı durdurmak için uğraştım.
Gözlerim ıslak. Dalgın dalgın yürürken şiddetli rüzgarın hangi yönden geldiğini çözemedim. Havada uçan bir gazete parçası geldi, üzerime yapıştı. Elime aldım. 16 Eylül 2007 tarihli. Çok eski değil. Baktım ki yine itici haberler, tahmin ettiğim gibi. Oysa bugün dergi, gazete okumayacaktım. Dayanamadım.
1) Rusya, yeni geliştirilen ( nükleer olmayan ) bombaya, Tüm Bombaların Babası adını verdi. Rusya Genelkurmay Başkanı Aleksander Ruşkin, dünyada benzeri olmayan bu vakum bombasının, ABD’nin ürettiği, Tüm Bombaların Anası’ndan 4 kat daha güçlü olduğunu açıkladı. Amerikalıların bombası 11 ton TNT şiddetine eşdeğerken, bu bomba 44 ton TNT şiddetine eşdeğer.
2) 1994 yılının Temmuz ayında, ABD irtibat subayı Yarbay North, Hakkari Dağ Komando Tugayı Komutanlarından Binbaşı Serhat Karadeniz’e: Kürdistan’ı kurmak üzere Kuzey Irak ’a geldik. Bunu kabul etmediğiniz takdirde savaşırsınız, savaşacaksınız demiş.
3) ABD Temsilciler Meclisi’ndeki Ermeni soykırımı yalanı hakkındaki tasarı 225 imzaya ulaştı. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, tasarının Meclis’e gelmesi durumunda geçmesine kesin gözüyle bakıyorlar. Bu tasarı 2000 yılında hazırlanan tasarının hemen aynısı. Türkiye’nin Ermeni Soykırımı’nı 1915 - 1923 arasında gerçekleştirerek insanlık suçu işlediği hükmü veriliyor. Böylece yalnız 1915 tehciri değil, Kurtuluş Savaşımız da mahkum ediliyor. Atatürk de ismi verilmeden soykırım suçlusu kapsamına alınıyor.
4) 2003 yılından bu yana Azerbaycan İlahiyatçılar Birliği Başkanı ve Yeni Çağ gazetesi kurucusu, başyazarı Akil Alesker basın toplantısında: Ermenistan’ın bir tarihi yok. Ermeniler kullanılmaya hazır bir güç. Onlardan bugün Amerikalılar yararlanır yarın İngilizler. Azerbaycan’ın petrolü var. Karabağ sorunu bitecek bir başkası başlayacak. Erivan’daki Ermeni ile Los Angeles’taki Ermeni arasında çok iyi bir iletişim var ama Türkiye ile Azerbaycan arasında bu bağlantı yok ve Türk okulları adı altında Azerbaycan’ın içine yayılan grupların arkasında ADL ( Anti Defamation Legue ) isimli Yahudi kuruluşu var. Hedeflerine ulaşmak için bütün yolları deniyorlar. İslam bayrağı altında islama karşı gizli bir savaş yürütülmektedir dedi.
Bu dört kötü haberin, duyarlı bir insanı tırmalamaması mümkün değil. Gazeteyi elimden bıraktım. Rüzgarın etkisiyle yükselip, müthiş bir zamanlamayla caddeden hızla geçen ambulansın kapısına yapıştı. Ne tesadüf …
Keşke görmeseydim, okumasaydım. Kaçamıyor insan, kızgın çölün ortasına itiliyor.
Yol boyunca, sevimsiz bilgiler eşliğinde yürümek kolay olmadı.
Yolumda taş, başımda taş, içimde taş …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:52 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:19 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Bulanık Sular
Sabah uyandığımda bütün vücudumun ağrıdığını farkettim. Rüyalarım yorucuydu. Rahmetli babacığımı gördüm, heyecanla ellerini tuttum ama hiç konuşamadım. Daha sonra, hep gitmek istediğim büyük kentleri dolaştım. Moskova, Stockholm, Kopenhag, Berlin, Paris, Semerkand, Şam. Arkamdaki görünmeyen rehbere sık sık, buralara nasıl geldiğimi, kaybolmaktan korktuğumu, geriye nasıl dönebileceğimi sordum.
Güne başlarken bakışlarım yorgun. Hayallerimi okşuyorum kahvaltıdan önce.
Bugün, yollarda hiç bir şey görmeden, duymadan yürüsem olabilir mi acaba ?
Caddede hareket etmeye çalışan, cılız, arka ayakları ezilmiş bir kedi, okul duvarının üzerinden onu dikkatle izleyen bir başka kedi, budama amacıyla oduncunun saldırısına uğramış bir ağaç, varillerden taşan çöpler, onarmak üzere aldığı televizyonun içindeki tozları yolun ortasında püskürten bir tamirci, simitlerin yanında verdiği peynirlerin güneşte kalmalarını önemsemeden gölgede bekleyen bir satıcı, para için çatısına baz istasyonu kurduran aç gözlü bir mağaza sahibi, yürürken dondurma yemeye çalışan orta yaşında bir kadın, göbeği açık kıyafetli bir kız, bez çantasının sapını yere değecek kadar uzatan başka bir kız, kapılarının hep açık olduğu fakat son günlerde içine tesadüfen bir - iki kişinin girdiği iki adet kütüphane, kahvehanelerin demirbaş müşterileri, ölen kişinin isminden önce yaşayan yakınlarının listesini sunan bir anons, musluğundan su akmadığı için yöneticilere küfreden sözde dindar bir kişi, eldivensiz elleriyle hamur koparan bir pastacının önündeki uzun lokma kuyruğu, toplantıya geç kalmışlar gibi koşmakta olan bir köpek sürüsü, ön tekerleğini kaldırarak motorunu sürmeye çalışan görgüsüz bir genç, hala nargile içen ve hala insafsızca dedikodu yapan 70 yaşındaki bir dede, ülkede sanatçı geçinen sözde mankenlerin mayolu pozlarıyla doldurulmuş gazete sayfaları, kaldırımdan geçenin gözüne sokar gibi fotoğrafçı vitrinine dizilmiş ve abartılı büyüklükteki gelin - damat resimleri, resmi kurumların karşısındaki banka uzanarak her gün şarabını rahatlıkla içen akıl hastası bir genç, piknik alanındaki kırık içki şişeleri, sosyete gibi yaşadığı halde sosyalizm vaazları veren bir eğitimci, önümü kesip saçlarımı ne zaman kestireceğimi soran başka bir eğitimci, günlerini okey oynayarak - rakı içerek geçiren başka bir eğitimci, açtığı resim kursuna sadece iki kişinin başvurduğu morali bozuk bir ressam, genel seçimlerde kazanan ve kaybeden siyasi partileri masaya yatıran yaşlı bir köylü, büyülenmiş gibi televizyondaki dizi filme kilitlenmiş bir grup orta sınıf insanı …
Kapitalizmin bayrağı hiç inmedi, hiç …
Günümüzde bireylerin, önemli ölçülerde dış etkiler tarafından yönlendirildiği reddedilemez bir gerçek. Bu etkiler, hırpalayıcı olabiliyorlar ve kendi yörüngelerinde, kendi amaçları doğrultusunda insanları kullanabiliyorlar. Sürekli yağdırılan bombalarla bilinci zayıflatılan insan, rüzgarın sürüklediği, havalandırdığı hafif bir yaprak gibi yaşamının en kritik alanlarından uzaklaşıyor. Koparılıyor daha doğrusu. Geleceğinin verimli mekanlarında zincirleme çözülmeler başlıyor.
Dış etkiler arasında, toplum gelenekleri, moda, din etiketi taşıyan batıl inançlar, paravan kurumlar ve medya sayılabilir. Bu yapay ve baskıcı unsurlar, insanların olumsuz mutlulukların arkasından koşmalarını öneriyorlar. Öneriler, kışkırtmaktan öte emir niteliğinde çoğu zaman.
Yaşadığı toplum, insanın neleri sevip sevmemesi gerektiği gibi çok hassas bir konuda insan adına karar verici ve her detayı acımasızca sorgulayıcı bir makam gibi. Bu arada medya ısrarlı dayatmalarda bulunuyor, bir şeyleri zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Kendimizi tanımamıza, dinamiklerimizi özgürce kullanmamıza engel olan bir tablo bu. Sonuçta her insan, içinde doğduğu ve yaşadığı kültür tarafından terapilere sokuluyor. Terapilerin doğruluğuna ve yararına inanıldığı sürece, daha güzel bir dünya yaratılması gecikiyor. Hazır kalıplarda, günlük gereksinimler için yaşamak daha güvenli, daha çekici geliyor.
Görüyoruz ki, sadece düşünce ve sanat adamları, sınırların dışına çıkma cesaretini gösteriyorlar.
Sevgi enerjisinin insandan insana geçişine ve doğadaki diğer varlıklarla paylaşımına en büyük engel, negatif insanlardaki birikimler. Öfke, kin, nefret, kıskançlık, kompleks, korku, kuşku ve özenti gibi duygular nedeniyle sevgi tohumları filizlenmeden kuruyup gidiyor.
Bugün ilişkiler ne yazık ki sevimsiz noktalara kaydı. İnsani çerçevedeki, anlamlı bir bakış, sıcak bir gülümseme, nazik bir selamlaşma bile artık korku, tedirginlik yaratmakta. Anında türlü düşünceler üretiliyor. Acaba bunun arkasından ne çıkacak ? Benden bir şey mi umuyor ? Bu iyiliği neden yapıyor ? gibi kurgular, ön yargılarla desteklenerek abartılıyor, güvensizlik ortamı oluşturuluyor.
İnsanın kendi varlığı dışındaki maddelerle bütünleşmesi, bir eksiklik, bir zaaf. Çünkü öz varlığını, özgün donanımlarını bırakıp bütünleştikleriyle birlikte düşünüyor, seviniyor ya da üzülüyor. Onlara sarılıyor, onlara inanıyor, onlara tapınıyor. Varoluşunun gerçek kanıtları sanıyor bütünleştiği şeyleri. Hepimiz yaşamımız süresince bir çok şeye sahip olabiliriz. Fakat sahip olduklarımızla özdeşleştiğimizde, kişiliğimiz hızla parçalara bölünebilir ki, sonun başlangıcı. İntihara benzeyen bütün girişimler, kutsal varlığımıza saygısızlık ve doğaya hakaret.
Kimi insanların yıllarca uğraşarak, yırtınarak yarattıkları dünyalar var. Aslında yıkılmaları kolay, sahte dünyalar. Örneğin: Özel bir villa, özel bir arazi, özel bir köpek, özel bir sevgili, özel bir makam koltuğu, pahalı mücevherler ve banka hesapları. Bunlar zenginlik kazandıracağı ve ruhu dinlendireceği iddiasıyla gelerek insanın zihnini kapatıyorlar, o insanın gövdesi de bir işkence odasına dönüşüyor. Ölümüne kadar değişmiyor. İlk işkenceler şunlar: Proje - planlama sıkıntıları, doyumsuzluk, depresif ruh hali, çöküntü ve saldırganlık.
Yoz bir atmosferde, ölçüsüz tahriklerle işe başlayan insan, kendi mutsuzluğunu, yıkımını kendi elleriyle biçimlendiriyor. Yarattıklarıyla yaşıyor, yarattıklarının güdümünde kalıyor.
Ne olursa olsun, zamana ve olaylara teslim olmayacağım.
Günün yarısı geçti, gülümseyemedim. Belki akşama doğru gülümseyebilirim. Dış dünyadan edindiğim izlenimlerle, içimdeki onayladığım düzeni yan yana getireceğim güneşin batmasına yakın. Gece, örnek aldığım, saygı duyduğum dostların kirlenmemiş dünyalarına nefes almaya gideceğim.
Burası okulum gibi. Bitirdiğim zaman benden ben olur mu bilmiyorum ?
Dünyanın bir savaş gezegeni olmaktan çıkartıldığı günlere ulaşmak isterim. Bilgi, kültür ve teknolojinin sadece insanlığın yararına kullanıldığı günlere ulaşmak isterim. Dünyada ve güneş sisteminde yer alan diğer gezegenlerde eşit yasa ve düzenlemelerin uygulanması umudumu, evrensel hukuk ilkelerinin eşit düzeyde yerine getirilmesi umudumu mutlaka muhafaza etmeliyim.
Gün bitti. Güneş çok güzel bir ifadeyle ayrıldı dağların üzerinden. Bütün hayallerimi mor ve kızıl bulutlara aktardım. Diriltici ilhamlarını fedakarca sundukları için elimden geldiğince saygı gösterdim onlara. Hava karardı. Sessizce içime döndüm.
Gökyüzü mükemmel görünüyor ama uzayda bulunan her yıldızın, doğumu, gençliği, olgunluğu ve ölümü söz konusu. Yarın tekrar doğacak güneşe dair bazı bilgileri anımsadım. Yüzeyinde 6.000 santigrat olan sıcaklık, derinliklerde 15 milyon santigrata yükseliyor. Yüzeyden boşluğa yükselen alevlerin boyu: 800.000 kilometre civarında. Enerjisinin kaynağı, nükleer dönüşümler. Temel bileşen olan Hidrojen atomu, ısı ve basıncın çok yüksek olduğu çekirdeğe yakın yerlerde füzyon yoluyla ikinci en hafif element olan Helyum atomunu oluşturuyor. Bu arada, az miktarda kütle, büyük enerjiye dönüşerek yok oluyor. Böylece açığa çıkan enerji de sürekli ışımasını sağlıyor. Güneşin bu devinimle saniyedeki kütle kaybı 4 milyon ton. İçinde bulunduğu Samanyolunun merkezinden 32.000 ışık yılı uzaklıkta ve merkez çevresindeki bir turunu 225 milyon yılda tamamlıyor. Dünyada yaşamın sürekliliği, güneşe olan sabit uzaklığına bağlı.
Evrende bugüne kadar saptanabilmiş yani fotoğrafları çekilip sayılabilmiş 1 milyar Samanyolu benzeri ( orta büyüklükte ) galaksi var. İnsan, aklının alamayacağı bir işleyişin içinde, eylemleriyle değiştiremeyeceği bir sistemin içinde, kısacık zaman dilimine sıkışmış, koşullarla ve zorunluluklarla sarmalanmış fakat kendini özgür sanıyor …
İnsan, ölümlü varlık, doğanın en akıllı kölesi. Zaman içinde, aptalca gururlara kapılması ne büyük saçmalık …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:54 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:20 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Gerçek İşkenceler
Tarihin her döneminde, insana hitaben: Kendini bil - Kendini tanı uyarıları yapılmış. Ahlaki zeminlerde: İnsanın sık sık, kararlılıkla, Kendimi seviyorum, kendimle gurur duyuyorum gibi abartılı iltifatlarda bulunmasının sakıncaları üzerinde durulmuş. Çünkü insanın kendine olan sevgisi, bazı başarısızlıklarını kendi karakterinde ve kendi tarzında aramasına engeldir. Böylece, yaşamını engelli biçimde sürdürür. Engelli yaşayan bir insan: Aşkı, ölümü ve evrensel işleyişleri sağlıklı algılayamaz. Temel gerçekleri doğru yorumlayamaz.
Saplantı derecesinde kendini sevenler, varolan egolarının mükemmel ego olduğunu ve seçkin bir varlık olduklarını düşünürler. Elbette bu çok tehlikeli bir yanılgı. İnsan her konuda: Karakterinin ve davranışlarının eksik, hatalı olabileceği endişesini kaybetmemeli.
İçimizi denetlemek, içimizi araştırmak, kendimizi bilme yolunda önemli bir adımdır. Kendini gereğinden fazla beğenen insanların, kendini tanımaları zorlaşır. Çünkü bu tür insanlar, egolarıyla bilinçleri arasında geçen mücadeleyi kabul edemezler. Her şeyin en güzelini, her şeyin en doğrusunu yaptıklarına dair aşırı bir gurur, kibir içindedirler. Balzac : Bencillik zehirdir diyor. Sadece iki sözcükten oluşan, düşündürücü söz.
Başarısızlıklarımızı, başka insanlara, koşullara, devleti yönetenlere yüklemekle kendimizi kurtaramayız. Bu konuda ünlü Pascal şöyle diyor: İyilik inancı olmayan bir insan, görünür iyilikler üzerinden bakışlarını kaydırıp içindeki zavallılığa bakmaya dayanamaz. Huzursuz, tedirgin bir insanın kendini avutmak için yaptığı bütün hareketlerin temelinde kendini tanımaktan kaçma isteği vardır. Bu saptama üzerinde çok fikir yürütülebiliriz. Aslında insan, belirli bir olgunluğa ulaşmadan, kendi yapısını içtenlikle açıklayamaz. Daha doğrusu kendine duyduğu saygının azalmasını içine sindiremez. Ancak olgunluğa eriştiğinde, boş ve inatçı bir gurur duygusu içinde kalmaktansa, gerçeği bütün açıklığıyla görmeyi tercih eder ( ne kadar acı ve kırıcı olursa olsun ).
Olgunluğa ulaşmak zorundayız. Aksi takdirde, iki sert - kalın duvar arasında gider geliriz. İç mekanlarımızda, kendimizi sorgulamak, en büyük sıkıntımız olur.
Yaşamdaki korkunç yanılgılardan biri de: İnsanın egolarına ve hayallerine kapılıp, kendisini olduğundan daha yüksek noktalarda görmesi. İnsan kendi yeteneklerine güvenmeli ama bulunduğu noktayı da çok iyi bilmeli. Ego, kontrol edilmediği zamanlar tehlikelidir. Çünkü insanın iç dengelerini hızla bozuyor. Küçük başarılar, büyük gurur duygularını doğurduğunda insanın varlığı inciniyor. Başarının gerçek amacı bu değildir.
Günümüze gelinceye kadar, çok sayıda lider, devlet adamı ve sanatçı: Kendi varlığının, düşüncelerinin doğru olduğuna, mükemmel olduğuna inanmıştır. İnancını büyük halk topluluklarıyla paylaşmıştır. Fakat o özel insanları yakından incelersek, iç dünyalarıyla dış dünyalarının çok uyumlu olmadığını görebiliriz. Bazıları depresif kişilik olup, yalnızca egolarını tatmin edecek bir başarı dengesi kurma gereksinimi içinde yaşamışlardır.
İkinci Dünya Savaşının son günlerinde, Berlin’de sığınağında saklanan Adolf Hitler’e, savaşın sonucuyla ilgili hiç umut kalmadığı söylendiğinde: Umurumda bile değil. Onlar hiç bir şeyi hak etmediler zaten demiştir ( Alman halkını kastederek ). Yeryüzünü değiştirmek, üstün insan modeli yaratmak isteyen bir diktatörden vicdanının olmadığına dair itiraf …
Her insan egoizme yatkın olabilir. Ego, sınırları zorlanmadıkça ya da dozu aşılmadıkça itici bir güç olarak yararlıdır ( Bir şeylerin yapılması, başarılması için ). Fakat hangi hedefe doğru ve ne amaçla gittiğimizi mutlaka sorgulamalıyız. Yalnızca başarmak için, yalnızca kendimizi tatmin etmek için koşuyorsak, sonunda bir mutsuzluk yaşayabiliriz. Bu arada, başkalarının da dünyalarını karartabilir, dahası, yaşama sevinçlerini bile yok edebiliriz.
Dünyaya gelmiş olduğumuz ne kadar kesinse, günün birinde ( belki de ansızın ) bırakıp gideceğimiz de o kadar kesin. Bunu hatırlamak: Dincilik, gericilik değil. Hiç bir şeye bağlanmamak, gerçekten bilinçli bir insanın birinci ilkesi bence.
Fırsat ve olanaklardan yararlanırken aç gözlü olmamalıyız. Doymadan, durmadan biriktirme yanılgısına düşmemeliyiz. Dünyayı kutsamak, maddi kazançları kutsamak zihnimizi çok yoruyor. İçinde bulunduğumuz doğayı, evreni yeterince düşünmüyoruz. Doğanın renklerini televizyondaki filmlerden görüyoruz. Terastan gün batımını izlemek hiç aklımıza gelmiyor.
Bedenimizin duyarlılığı her geçen gün biraz daha azalıyor. Esin verici eserler dikkatimizi çekmediği gibi, ruhumuzu geliştirip dolu bir yaşam süremiyoruz. Gündelik yaşamımızın ritmini oluşturan pek çok unsurla uğraşırken bize ayrılan zamanı tüketiyoruz. Oysa geçen her saniye çok değerli.
Zamanın ne anlama geldiğini ölenlere, yani bu dünyadan göçenlere sormak isterdim: Saflığımla, nelerin kurbanı ve nelerin katili olduğumu kavramam açısından …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:06 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:21 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Hüküm Süren Hastalıklar
Günlük yaşamda, yolunda gitmeyen şeyler katlanıyor ve bunların bireysel olduğu kadar toplumsal nedenleri yeterince sorgulanmıyor. Toplumun sorunları bireylere yansımakta, bireylerin sorunları da toplumu etkilemekte. Yani toplumsal ve bireysel sorunlar birbirinden ayrı değil, iç içe.
Bu arada, kitleleri saran, hareketsiz bırakan bir yaşam tarzına tanık oluyoruz. Aslında buna ( doğru anlatımla ), yaşam tarzı denemez. Yaşam belirtisi ya da yaşam kavgası diyebiliriz. Çünkü solgun tablo, bu tanımın ötesinde canlı ifadeler sunmuyor. Yarı ölü, yarı diri bir çırpınış var.
Gerçek anlamda tercihler yerine, otomatik gerçekleşen eylemlerde bulunuyor çoğu insan. Belki de o insanlar gönüllü, istekli değiller, yaptıklarına izleyici kalmaktan dolayı rahatsızlık duyuyorlar ama akıntılarda sürüklenmekten kurtulamıyorlar. Eğitimi ele alma yöntemi, karşı cinse yaklaşım biçimi, yaşama bakış, dünya gerçeklerine bakış, zihinlerine gelip yerleşiyor, yerleşenler ezberleniyor.
Rahmetli yazarlarımızdan Aziz Nesin, bu konularda keskin konuşurdu ve anımsanacağı üzere tepki alırdı.
Geldiğimiz noktaya bakarak, toplumumuzun düşüncelerinin, gerekli düzeylerde işlemediğini anlayabiliriz. Dağarcığımızdakileri sunmakla tuzaklardan kurtulamadık. Yarınlarımızı dışarıda hazırlayan yabancı elleri itmeliyiz ki rahat nefesler alabilelim, yaşama daha özenle bakabilelim. Uyuşukluğumuzu aşıp umutlarımızı selamlayan düşüncelerle yeni bir zemin yaratabilelim.
Bugün, her şeyi iyi bildiğimizi, her şeyi sağlıklı düşündüğümüzü iddia ediyoruz. Bilincimizin açıklığını savunuyoruz ama ne yazık ki insani tepkilerimiz zaman içinde kaybolmuş ya da çok azalmış: Ürkmek, şaşırmak, mahcup olmak, rahatsızlık duymak, sıkılmak, gerilmek, hayal kırıklığına uğramak, zehirlendiğini hissetmek, aşık olmak gibi. Önemli bir gerçeği fark ettiğimizde, bu insani belirtileri anında gösterebilmeliyiz. Gösteremiyoruz. Bir şeyleri, kendimizin fark etmesi gerekiyor. Televizyon kanallarından kavramaya çalışmak, emeksiz - sağlıksız kazanım oluyor. Çok hızlı buharlaşıyor.
Uyanma yolunda, büyük adımlarla mücadelemizi başlatmalıyız. Sadece politik inançlarla, sosyal inançlarla, psikolojik inançlarla değil tüm çürük inanç sistemleriyle mücadele ederek onların bizlere onaylattıkları değerlere yeniden, özgürce değerler biçmeliyiz. Bunu yapamadığımızda: Güdümlü robotlar olmaya devam ederiz. Kıyamete kadar böyle gider. Neden gitsin ?
Ne zaman mutlu olacağız ? Ne zaman borçlarımızdan kurtulacağız ?
21. yüzyılın uygar batı toplumlarında, papazlar yardımıyla kiliselerde günah çıkaran, günahlarından böylece arındığını, temizlendiğini sanan insanları anlamak yerine, bu tür davranışların akla aykırılığını, gereksizliğini, onları kırmadan anlatmak büyük kurumların, medyanın işi ama dönen yel değirmenlerine kimse dokunmak istemiyor. Kimse riskli işlere soyunmak istemiyor. Zaten kökleşmiş, sektör haline gelmiş, kutsallık giydirilmiş yapılardan rant sağlayanlar, kurulu düzenin yaşaması için savaşıyorlar. Dönemin bazı papazları, sevgi dolu insanlarsa gerçekten, tarihteki Haçlı Seferlerini neden desteklemişler, kışkırtmışlar ? Kendilerine sormak isterdim.
İsa’yı, Tanrı’nın oğlu kabul etmeleri, Hıristiyanlığı diğer dinlerden üstün görmeleri gibi abartılı görüşler günümüzde hala yaygın.
Bizdeki ego ve zevk düşkünlüğü ayrı bir sorun. Cahilliğimizin ince bir şekli. Çünkü eğer insan gerçekten aydınlanmış, gerçekten bilgili olabilse, bedensel çalışmalarından aşırılığa kaçmadan zevk alır. Bunu başaranlar, yani yaşamında ölçülü olanlar: Organizmanın aldatılamayacağını, doğanın aldatılamayacağını ve sonuçta içgüdülerinin gereksinimlerinin daha ötesine gittiğinde, bedelini mutlaka ödeyeceğini bilenler.
Bedenimiz, çelik, taş değil: Etten - kemikten yapılmış.
Doğaya rüşvet verilemez. Doğa, ancak işleyişiyle ilgili bilimsel bir çalışmayı kabul eder, hoş karşılar. Kimsenin feryadını duymaz, kimseye acımaz, kimsenin elinden tutmaz.
Sigara, alkol, uyuşturucu tüketimi, kumar alışkanlığı, cinsel sapmalar, fazla beslenme kişinin sonunu hazırlıyor. Kurban, tehlikenin farkında ama o gün aldığı zevkin daha sonra ödemesi gereken bedele değdiğini düşünüyor ya da hiç bir şey düşünmüyor. Dünya umurunda değil. Varlığına, dolayısıyla iç organlarına saygısı yok. Zaman geçiyor, ödeme tarihi geliyor. Teslimatı ertelemek mümkün değil. Sağlığını yine kendi elleriyle veriyor. Ağlamanın - sızlamanın yararı olmuyor. Rüzgar ekildiğine göre, fırtına biçilecek. Fırtına kasırgaya da dönüşebilir. Nuh Tufanında kaybolmak da olası.
Bana ne, ben karışmam, beni hiç ilgilendirmiyor diyerek toplumda yaşayan kötü alışkanlıkların kontrol edilmesinde sorumluluk almayı sıklıkla reddediyoruz.
Örneğin: Kuruyan, küflenen ya da gereğinden çok satın alınan ekmeği çöpe atıyoruz. Büyük saygısızlık, büyük sorumsuzluk. Bahçeye, terasa bırakılsa kuşlar mutlaka görüp tüketecekler. Geçmişte, kıtlık günlerinde büyüklerimiz, bugün beğenmediğimiz o ekmekleri yemişler, cephelerde savaşmışlar üzerinde yaşadığımız topraklar için.
Örneğin: Oturduğumuz yerden geçmekte olan bir cenaze otosunu gördüğümüzde hemen ayağa kalkmak zorundayız. Kalkamıyoruz. Önemsemez olduk. Ölenle ölünmez gibi geçiştirici sözler …
Örneğin: Arabası olan biri ( eğer arabasıyla bütünleşenler kategorisine dahilse ), kaybettiği yakınının mezarının dibine kadar arabasını yanaştırıyor. Amacı: Ziyaret. Aslında, aracın dışarıda bırakılıp yürüyerek girilmesi gereken bir mekan orası. Dünyamız içinde başka bir dünya. İnsan, bu dünyanın makam ve zenginliğiyle oraya girmemeli ama rahatça giriliyor. Motosikletle tur atılıyor içeride, müzik dinleniyor, dahası şarap bile içiliyor. İçildikten sonra şişe kırılıyor. Bütün erdemlerini, utanma duygularını yitirmiş insanların cinsel ilişki için mezarlığı seçmeleri de ayrı bir dengesizlik.
Örneğin: Emekli ve bir kurumdan her ay düzenli, yeterli maaş alan bazı insanlar, bir işletmeye, bir ofise gidip, duygu sömürüsüyle, çay - sigara masrafım çıksın yeter mantığıyla işe başlamakta. Daha doğrusu kendilerini işe aldırmakta. Öbür yanda yoksullukla, güç koşullarda yüksek eğitimini tamamlayan başarılı, tertemiz bir genç, aç kalıyor. Gözleri ağlamaklı. Karamsar ruh haliyle, kahve köşelerinde zaman öldürüyor. Suç işlemeye çok yatkın. Çünkü sürekli bir gerilim içinde. Gençlerimiz bunu hak etmiyor. Hiç bir hükümet işsizliğe çözüm getirmedi ülkemizde. Geçim sıkıntısıyla çok yuvalar dağıldı. Bunlar hepimizin sorunu.
Felsefeci Albert Camus diyor ki: İnsanın tek başına mutlu olması utanç vericidir.
Eğer utanma duygularımız törpülenmişse: Toplumumuzun içine düştüğü pozisyonlar bizi hiç etkilemez. Bizi etkileyip üzen şey: Şahsi çıkarlarımıza yapılan saldırı olur sadece.
Bencilliğin içinde boğuluyoruz. Nereye kadar ?
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:56 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:22 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / İlkeler ve Sorumluluklar
Ünlü yazar Dostoyevski diyor ki: İnsan, her şeye alışan varlıktır.
F. le Dantec ise anlatımlarında: İnsan, özgürlük düşleri gören bir kukladır diyor.
Afşar Timuçin’in eserlerinde kısaca insan:
1- Yeryüzünün en gelişmiş hayvan türü, toplumsal düzende yaşayan bir memeli.
2- Gelişmiş bir dil ve düşünce dizgisine sahip canlı olarak ifade ediliyor.
İnsan, yaşamın karmaşık görünümlerini izlerken, dürtülerinin etkisiyle, isteklerini gerçekleştirmek uğruna değişik konumlara giriyor. Sadece egolar için yaşamak doğaya yapılan büyük saygısızlık.
İnsanın kendi varlığını anlamasına engel olacağı gerekçesiyle bütün kutsal kitaplarda ve öğretilerde; şehvet ve gurur gibi tehlikeli duygulara bazı sınırlar getiriliyor. Bu sınırlar; temelde insana yakışan erdemlerin sarsılmaması gerektiği fikrini anımsatan uyarılar. Çünkü ahlak eksikliği kişinin felaketini hazırlar …
Sorumluluklarımızın farkına vararak bir şeyler yapmamız elbette güzel. Yaptıklarımız toplumdaki diğer insanlar tarafından anlaşılmayabilir ve çok istediğimiz bazı şeyleri elde edemeyebiliriz ya da hiç istemediğimiz şeylerle karşılaşabiliriz.
Olgun insan; yaşadığı dünyayı doğru algılar, tepkilerini saldırmadan ortaya koyar ve girdiği bütün mekanları estetik amaçları doğrultusunda kullanır. Bu eylemlerini aklıyla, vicdanıyla gerçekleştirir.
Bilimin ilerlemesiyle, organizmamızın; yalnızca moleküllerden oluşan fiziksel bir yapı olmadığı, kimyasal ve manyetik enerji alanlarından oluştuğu artık biliniyor. Vücudumuzdaki enerjiyi zayıflatan, tüketen en önemli nedenlerden biri, duygusal tablolar. Çünkü karşılaştığımız her olayda, bilgilerimizden önce duygularımız devreye giriyor ve maalesef bizi yönlendiriyor. Yaratıcı ya da tüketici duygular altında kalan insan zaman içinde gelişebiliyor ya da hasta olabiliyor.
Duyguların gücünü yükseltmek, yaşam biçimi olabilir. Resim, heykel, müzik, edebiyat gibi güzel sanatlarla uğraşmak, duyguların daha keskin ve sıcak yol alması demektir. Böylece enerji alanları genişliyor. En kötü koşullar altında, bir hücrede tutukluyken, elinde bir malzeme yokken, ruhunun kasırgalarını ve özgün saptamalarını, kanıyla, dışkısıyla duvarlara yansıtan sanatçılar çıkmış tarihte.
21. yüzyılın gelişmiş teknoloji araçları ve konforuyla buluşan insan, başkalarından almayı daha çok tercih eder oldu. Fakat bu tembelliğinin, bu kolay yollardan elde etme yönteminin, iradesini zayıflatacak kadar riskli olabileceğini hesaba katmadan.
Televizyon akşam önümüze bir haber getiriyor. Getirme değil, dayatma. Görüntülere kasıtlı olarak eklenen özel bir müzikle tansiyonumuz değişiyor. Hemen anında refleks gösteriyor, sağlıksız yorumlarda bulunuyoruz. Gösterilen şey, görmemiz gereken şeyleri kapatıyor. Oysa o haber: Bilmediğimiz gizli bir güç merkezinin, bilmediğimiz başka noktalara gönderdiği özel bir mesaj. Gizli yürütülen bir projenin, parçasının parçasının parçası …
Programlarda öne çıkarılan, hedef gösterilen isimler; saniyesinde nefretimizi ya da sempatimizi kazanan figüranlara dönüşüyor. Yönetmen, senarist bilinmiyor, çünkü ortada yoklar. Papa, Ladin, Saddam, Öcalan, Barzani, Talabani muhatap alınıyor yanlışlıkla. Sanki bu oyuncuları doğuran ve halen ustalıkla kullanan emperyalist İngiltere’nin, Amerika’nın sonsuza kadar geçerli dokunulmazlık belgeleri var. Egemen ve zengin olmaları, bütün çirkin davranışlarının diğer ülkelerce görmezlikten gelinmesini zorunlu kılıyor. Bu ülkeleri yargılayacak bir üst makam yok.
Sorumsuzluğumuza dair, günlük yaşamdan başka bir örnek: Sanal yazışmalarda dilimize açık açık düşmanlık yapılıyor. Bilgisayar ekranında sözcükler düzgün yazılmayarak, kesilip biçilerek, katledilerek sürdürülüyor iletişim: Slm, nbr, ok, okı, çk tsk edrm, kib, by gibi.
Bir akşam, günün sunduğu oyalamacalardan kendimizi soyutlayarak, duygu - düşünce dünyamızı da kontrol ederek, uzak kentlerde, yabancı ülkelerde yaşayan o güzel dostlarımıza mektuplar yazmıyoruz artık. Yazamıyoruz. Savunmalar üretiyoruz yazamadığımız için. Canım telefon var şimdi, ne gereği var filan.
Dolmakalemle romantik mektuplar artık yazılmıyor. En yüce duygu olan aşk; geri itiliyor sanki, baygın - boynu bükük yetim çocuklar gibi. Telefon görüşmeleri, duygusal açıdan verimsiz ve edebi ağırlığı hiç yok. Yüreğimiz atıyor, parmaklarımız sağlam, çok güzel masalar var yazmak için ama …
Zihnimizi hep temiz, hep dinamik tutmak elimizde. Yıpratıcı, acı veren durumların bizi ne kadar olgunlaştırdığını fark etmek bizim elimizde. Çizgimizi bilmek, duygularımızı eğitmek ciddi bir iş. Çaba istiyor ki, diğer işlerimizin arasına sıkıştırmakla olmaz. Bu görevi gerçekten benimseyen insan, bunu yaşamında birinci sıraya koymaya çalışacaktır. Çünkü yaşam önemsiz şeylere harcanamayacak kadar kısa. Kısa olduğu gerçeğini kabul edeceğiz sonunda.
Rahmetli, felçli babacığımın elini sıkı tutuyordum. Biliyordum günün birinde mutlaka ayrılacağız ve bu ayrılık ikimizi çok incitecek. Mutlu olacağı şeyleri, elimden geldiğince yerine getirmek için çırpınıyordum. Çünkü dünyaya gelmem onun sayesinde gerçekleşti. Çünkü saygımı, sevgimi sunmakla her şey bitmiyor. Üzerimdeki haklarını geri ödeyip kurtulmam kolay değil.
Vicdan taşıyorsam içimde, o duyguyla işbirliği yapmamdan daha anlamlı ve keyifli ne olabilirdi ki ?
Babamın zamanı doldu, bir kuş gibi uçup gitti ama sıcaklığı hiç kaybolmadı.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 9:58 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:23 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Sarı Kedi
Çok sevdiğim halde, uzun yıllar, evimde bir kedinin yaşamasına izin vermedim.
Öğrencilik dönemimde, sevilmeyi, saygı görmeyi hak eden, güzel görünümlü bir kedim vardı. İnce davranırdı. Bir şey öğretmek için uğraşmadım. Babamla yemeğimizi hazırlarken, biz yerken, asla mutfağa girmez, uzaktan izlerdi. Gözlerini dikip bakmaz, baktığı zamanlar mutlu olduğunu yüzündeki ifadeyle anlatırdı. Yaşamının bütün kritik safhalarını yaşamış, kabuğuna çekilmiş olgun bir insana benzetirdim. O kadar alçakgönüllü ve yumuşaktı ki, babam: Oğlum, derviş bu derdi.
Askere gittiğimde, depresyona girmiş ve bir gece fenalaşıp ölmüş. Ölümüne yakın, ocaktaki odun küllerinin içine girmiş. Babam anlatmadı. Daha sonraları anlattığında ise, gözlerim doldu, tuhaf oldum. Sanırım o kedinin anısına saygısızlık yaparım endişesiyle kedisiz kalmayı tercih ettim. Alerjimi bahane edip, çok beğendiğim minik kedileri eve götürmekten kaçındım. Hayallerim kafamda kaldı. Ne zaman gri ya da sarı bir kedi görsem, bende bir heyecan başlar. Başını, sırtını okşarken, sokaklarda geçen sıkıntılı yaşamını düşünürüm.
Evcil hayvanlar konusunda büyüklerimiz: Canlı mahluk, mesuliyetli iş derlerdi. Aynı sözleri rahmetli babamdan da duydum: Ne tür canlı olursa olsun, evde bakımının büyük sorumluluğu vardır. En iyisini yapamayacaksan, hiç dokunma derdi.
Geçen ay, gittiğim kafenin yanındaki inşaatta gördüğüm bir kedi dikkatimi çekti. Yaş olarak, küçükle büyük arası, sarı renkli, ayakları ve kuyruğunun ucu beyazdı. Yakından baktım. Sevimliydi. Götürmeden önce evde kalacağı yeri hazırlamak istedim. Yatık duruma getirdiğim, yerden 20 cm. yüksekliğindeki ağaç takozların üzerine oturttuğum kalın buzdolabı kutusu ( yatak odası ve salon birleşik ). Zemini kumaşla kapladım. Bu karton evin yanında, küçük kum alanı, yeme - içme kapları vardı. En kısa zamanda, veteriner arkadaşıma götürüp parazit ve kuduz aşılarını yaptıracaktım. İlerleyen günlerde marketten hazır mamalardan alacaktım. Güç koşullardan gelen bir kedinin, burayı mutlaka benimseyip seveceğini sanıyordum ( iyimserlik ).
Elimde küçük bir kutuyla, bulunduğu yere gittim. Zorluk çıkarmadan kutuya girdi. Yüzüme baktı şaşkınlıkla. Kutunun kapaklarını kapatıp oradan ayrılmak üzereydim ki, annesi ortaya çıktı. Soğukkanlıydı. Öfkesi, kızgınlığı yoktu.
Eve geldim. Kutudan çıkan ufaklık, önce sütü içti. Sonra, hazırladığım odaya girdi. Odadan çıkıp çevreyi inceledi. Bu arada, salonun iki ayrı noktasında bulunan kırlangıç yuvalarındaki yavru kuşların çıkardığı sesleri dinledi. Altlarına gidip aşağıdan merakla onları izledi. Sık sık, odasına girmesini sağlıyordum. Bir ara uyudu. Ben de rahatladım.
Uyandığında, oldukça tedirgin ve korkuluydu. Bağırmaya başladı. Tuvaletini yaparken bile acıklı, boğuk biçimde bağırdı. Bir sorun vardı, gergindi. Kanatlanıp uçmak ister gibi, avludaki uzun asmaya tırmandı. 6 metre yükseklikten komşu binalara atlasa, kemikleri kırılabilirdi. Aceleyle merdiven kurdum. Tutup kucağımda indirdim. Sevindi, yerde yuvarlandı birkaç kez. Hemen bir ceviz buldum. İtti, arkasından koşturdu. Tutup havaya kaldırdı. Oynaması için ping pong topu olmalıydı o an. Uzak köşeden doğal hareketlerini izledim. Fakat acı acı miyavlaması canımı sıktı. Anlaşılan, alıştığı bir yer vardı ve burayı yadırgıyordu.
Özenle ayaklarını yaladı. İkinci kez asmaya çıkmak istedi. Engel oldum. Bağırmaları arttıkça, ne yapacağımı düşündüm. Komşu teyzenin gönderdiği tavuklu pilavdan verdim. Çok az yedi. Sakinleşmedi, bütün gece bağırdı. Bir arkadaşı, kardeşi olsa böyle bağırmazdı belki.
Ertesi sabah, gerginliğine dayanamadım. İstemeyerek, aldığım yere bırakmaya karar verdim. Zorlamak doğru değildi.
Yaklaşık 24 saat sonra, aynı kutuyla götürürken, mahcubiyet duygularıyla, yolda kendimi kötü hissettim. Kedi açısından çok olumsuz olamazdı. Düzensiz beslenecekti ama alıştığı çevrede, annesinin yanında ve kendi seçimleriyle yaşayacaktı.
Bir hafta sonra tekrar gördüm. Gece 01 sıralarıydı. Tuğla yığınının üzerinde uyukluyordu. Okşadım. Üşümüştü. Tüyleri soğuk, gözleri yorgundu. Beni tanıdı ve başını uzattı. Ağlayacak gibi oldu. Çok okşadım. Bisküvi uzattım. Baktı, isteksizce yemeye çalıştı. Sadece bir kez miyav diyebildi. Yüreğimi tırmaladı, içimi sızlattı.
Elimi çektim. Ayrıldım. Derin nefesler aldıran dokunaklı bir ayrılış. Sanırım kendi başarısızlığımın burukluğunu yaşadım. Bende iz bırakan bir geceydi.
Ertesi gün, daha ertesi günlerde, gecelerde görmek, okşamak istedim ama artık yoktu. Ne oldu, nereye gitti bilmiyorum ?
Hayallerime hüzün katarak kayboldu gitti. Kaybetmemeliydim ama kaybettim. Bu olay vicdanımı hep kanatacak …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:08 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:24 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / İnternet Tanışmaları
Hepimiz hayata farklı gözlerle bakıyoruz. Doğrularımız var. Fakat insan olduğumuz bilinci ve sorumluluğuyla bazı şeyleri çok önemsemek durumundayız. Çünkü artık ufkumuzdaki sular berrak, temiz akmıyor. Çünkü yolumuzda mide bulantısına neden olabilecek maddeler çoğaldı …
Tanışmalar konusunda son zamanlarda artan istismar, kötüye kullanma sayılabilecek davranışlar, basit söylemler, gerçek dışı mesajlar nedeniyle üzülüyorum. Sayfa açan bazı kullanıcılar, samimi değiller, gerçek fotolarını kasten yüklemiyorlar, yalanlar uydurup, kışkırtmaya yarayan bir - iki arabesk sözle, kendi dar kafalarında kurgusal, iddialı yaşam tarzları yaratıp, gözüne kestirdikleri insanları incitiyorlar. Halk arasında dendiği gibi: Cılkı çıktı …
Yürüyen mutlu birlikteliğini nankörce yok sayıp, ekrandan başkalarıyla tanışmak isteyen kişiler, hiç çekinmeden yalan - yapmacık mesajlar gönderebiliyorlarsa, bunun davranış biliminde açıklaması: Tutarsızlık, terbiyesizlik, doyumsuzluk, problemli kişilik, kompleksler, depresyon olabilir.
Kişisel tercihleri, özel yaşamları yargılamıyorum ama sürekli gördüğüm, dostlarımın da rahatsız oldukları şey: İletişimler hızla itici noktalara kaymakta. Bencillik ve dozunu aşan saygısızlıklar iyice yayıldı ( moda gibi ). Rol yapıldığı için, her şey beklenenden daha kısa sürede tüketilmiş oluyor.
Hep doğrular konuşulsa, yazılsa ne olur sanki ?
Bazı erkekler kendilerini gizleyerek, kadın rolündeler ve yine kendilerini çok farklıymış gibi göstererek, alanı işgal ediyorlar, alanı yağmalıyorlar. Oysa yaşamları sıradanın da sıradanı. Lezbiyen olduğu yalanını da ekleyenler var bilgilerine. Bunu sanki bir erdemmiş gibi sunuyorlar … Ne kazandıklarını çok merak ediyorum ?
Daha üç gün önce, iki lise öğrencisi yolda giderken aralarında konuşuyorlardı. Biri diğerine dedi ki: Hocam bir yıldır ateşli dul kadın rolündeyim. Manyak zevkli bi şey. İstediğimi yaptırtabiliyorum. Diz çökenler, yalvaranlar, soyunanlar çok … Telefon kontörünü zaten hep bedavaya getiriyorum … Daha önceki günlerde bir kafede, üniversiteli bir kızın, karşısındaki kızın anasına yüksek sesle küfrettiğini duymuş, oturduğum masada aniden aptallaşır gibi olmuştum. Keşke duymasaydım …
Sitelerdeki bazı profillere bakıldığında: Her iki cinsle de tanışmak istediğini yazanlar, hayali arkadaş listesi hazırlayanlar, çok sayıda ilgilendiği ( aslında uzağından bile geçmediği ) şeylerin abartılı dökümünü yani bir yerden kopyalayıp yapıştırdığı saçmalıkları benim hobilerim diyenler, bayan isimleriyle Msn adresi alan erkekler, virüslü mail göndermekten haz alan sapıklar, nasılım ama, güzelim değil mi, sakın benden msn adresimi istemeyin diyen bayanlar, bir ilişkim var diye not yazan ama yine de erkekleri umutlandırmaya, tahrik etmeye devam eden bayanlar. Kendi kişilikleri, kendi gelişim düzeyleri hakkında korkunç yanılgılar içinde olup ama erkekleri etkileme konusunda başarılı olan bayanlar. Ekrana: Burada kız yok mu ? diye yazan erkekler ( damdan düşen mağara kaçkınları gibi ), girdiği sitede o an gerçekten bir kız bulamadığı için sızlanan erkekler, kendi fotosu yerine, hep grafiklerle ya da alakasız resimlerle görünmek isteyenler … Bir dünya görüşü, bir yaşam felsefesi olmadığı ve gerçek yaşamında sokaklarda İngiliz serserileri gibi yaşadığı halde: Bayrak, Atatürk, Yılmaz Güney, kedi resimleri, spor kulüpleri armaları kullananlar. Yabancı ülkeden kız buldum diye heyecanlanıp arkadaşlarına hava atan erkekler. Yaşadığı köyünü hep gizleyenler, köylü olmakla küçümseneceklerini sananlar …
Elbette bizler zekamızla, uzaktan kimin doğru kimin sahteci olduğuna kolayca karar veremeyiz ama ipuçları kendiliğinden dökülmekte …
Allah Aşkına, önemli bilgileri yazma zahmetine katlanmayan, başkalarının fotoğraflarını çalıp kullanan kişilerin, başkalarıyla diyalog kurmaya ne hakları olabilir ki ?
İnsanlar bu şekilde mutlu oluyorlar, dilediklerini ekrana yazabilirler diyemeyiz. Mutlu olmanın yolu bu değil ki. Avrupa’nın en özgür ülkelerinde bile insanlar birbirlerini incitmekten çekiniyorlar ( ileri derecedeki ruh hastaları hariç ). Bugün ülkemizdeki laçkalık tehlikeli boyutlarda.
Önceki yıl, sitenin birinde bir kadın, benim tanışma mesajımdan sonra: Canım bak ben şu ana kadar tam 2600 adet mesaj aldım. O mesajları bana enayi ve harbiden salak erkekler atıyorlar. Silmekten bıktım. Zavallı yaratıklar ya, acınacak haldeler diye yanıt yazdı. Elbette onun bu ifadelerinin benim nazik talebimle hiç ilgisi yoktu. Kendi davulunu çalıyordu. Beni nasıl duyabilirdi ki ?
Hanımefendi daha sonraki günlerde gönderdiği mesajlarında keyifliydi ve sevindirik durumunu başarı gibi aktardı. Bilinçaltındaki öfke ve kini, feminist bir ambalaja sarıp erkeklerin kafalarına fırlatmayı seviyordu. Sitede bulunma nedeni: Bir insan olarak diğer insanlarla güzellikleri paylaşmak değildi. Ağlarını atmış, sigarasını yakan balıkçılara benziyordu. Oysa asıl acınacak halde olan kendisiydi. Çünkü duygusuz, insanları bir türlü sevemeyen biri olduğunu itiraf etti sonunda.
Başka bir durum ( daha acı örnek ): Herhangi bir bayanın yaşamında, gerçekten dürüst - uyumlu bir erkek sevgilisi varken, o bayan yine de yedek bir liste oluşturma kaygısında. Karşı cinsi etkilemeye yönelik pozlarını yayınlıyor, dikkat toplamayı seviyor. Verebileceği bir şey yok ve bu yaptığı reklam - gösteri ile çatlamış kişiliğini onarmaya çalışıyor. Güzelliğinin onaylanmasını bekliyor. Dilencilerin kaldırımda elini açıp para beklediği gibi mesajlar bekliyor her gün. On line olmak, yani hatta kalıp mesaj beklemek onun cephesinde günün periyodik önemli bir işi olmuş …
Öğrenci, okulunu, derslerini terk ediyor, babası yaşındaki zengin erkekle chat yapabilmek, ileride buluşabilmek için. Kamerada makyajlı, çekici görünme çabası içinde ve beğenilmeme korkusuyla tedirgin.
Sekreter, patronu ofisten ayrılır ayrılmaz hemen bilgisayardan chatlere dalıyor.
Ahlakçı filan bakmıyorum. Yukarıda saydığım saygısız kişilerin yaptıklarının iletişim özgürlüğüyle de ilgisi yok. Özgür bir insan yalanlara gereksinim duymaz. Vurgulamaya çalıştığım şu: Kişilerin fiziksel silahlarıyla, hem kendilerini, hem başkalarını kandırmaya çalışarak tatmin olmaları. Birikimleri, kültürleri yeterliyse model ajanslarına başvurabilirler.
Birini kandırırsanız, günün birinde siz de kandırılırsınız ya da işiniz ters gider. Çünkü duygularıyla oynadığınız insanın gözleri doluyorsa, bunun tehlikeli sonuçlarından kurtulmanız asla mümkün değildir. Dini açıdan bakarak ya da gerici bir mantıkla söylemiyorum bunları.
Masum tanışmaları ışık hızıyla pornoya dönüştürmek sakıncalıdır.
Davranışların, sözlerin bedeli hep ödenir ama kişi bunu fark edemez çoğu zaman.
Her insanın onuru - gururu var. Her insanın zamanı, duyguları değerli. Savaşlar ve cinayetlerden sonra yeryüzündeki en büyük saygısızlık şudur: Temiz bir insanı umutlandırıp, tıpkı hırsız gibi duygularını ve zamanını çalma girişimi. Bu çirkin eylemini, sömürü olarak da tanımlayabiliriz.
Saygısızlıkta bulunanların değişmelerinin mümkün olmadığını biliyorum. Çünkü tarihte peygamberler dahi hastalıklı ruhlar karşısında pes etmişlerdir ama olup bitenleri sadece izlemek, tepkisiz kalmak duyarlı insanların işi değil.
Yaşam, özgürlükle zorunluluğun bir karışımıdır diyor Alman felsefeci Goethe.
Toplumda yaşadığımız sürece davranışlarımızdan sorumluyuz, ağzımızdan çıkan sözlerden sorumluyuz. Bu arada interneti soyutlayamayız.
Sanal diyalogların, nezaket çizgilerinin dışına çıkılabilir gibi düşünülür olduğu ve resimlerin gelişigüzel kullanıldığı, kanalizasyon çukurlarının her geçen gün büyüdüğü, komplekslerin boşaltıldığı sitelerde, kimileri, yani temiz düşünenler hep üzülecekler ve günü geldiğinde belki de o siteyi terk edecekler …
Aklıma geldi. Edebiyat emekçilerimizden rahmetli Can Yücel’e, zaman zaman küfürlü şiirler yazması nedeniyle katılmazdım. Sosyal tepkilerini daha ince aktarmasını beklerdim. Bu benim düşüncem. Fakat sağlığında kendisine iletmiş değilim. İletsem dinlemezdi. Kaç yaşından sonra … Yaşlı ağaç … Esnek olamazdı.
Tanışmalarda, emek harcamadan, duygu ortaya koymadan, gizlenerek seks yatırımı yapmaya çalışmak estetik değil. Hayvansal. Bu arada hayvanlara hakaret etmemeliyim. Çünkü onların bile tanışmalarda oldukça dikkatli davrandıklarını belgesellerde görüyoruz.
Demek şimdi rüzgar böyle esiyormuş diye ben de etkili sözlerden, yani silahlardan yararlanarak mesajlar yazmaya başlarsam, o zaman kendim olmam. Neden başkası olayım ? Neden ?
Silah kullanmak korkak insanlara özgü bir seçim. Silah, ancak nefsi müdafaa için gerekli olabilir ( masum insana ya da vatan topraklarına saldırı ). Para da çok büyük bir silah ve hiç paslanmıyor. Fakat onunla, duygu, sevgi, karakter satın alınamıyor.
Sadece yakışıklı olmakla, sadece seksi olmakla arkadaşlık, dostluk denilen kutsal yapı kolayca kurulabilir mi ?
Pozitif, negatif, beyinlerimizden yayılan bütün titreşimlerin atmosferi dolaşarak tekrar bize dönmesi, uzmanlarca kanıtlanmış kesin bir olaydır. Başkalarını aldatarak, inciterek keyif ve mutluluk sağlanamaz. Bu çabalar psikopatlığa girer ki, kişiyi sonunda yerlere düşürür.
Çevrenizde gerçekten birbirine aşık olan insanlara rastlıyor musunuz ? Ben söyleyeyim, o güzel olaylar bitti. Günümüzde egolar, vahşi güdüler önde. Romantizm, romanlarda ve filmlerde kaldı. Aşınma, yozlaşma katlanarak gidiyor.
Unutmayalım ki hobilerimizi, yeteneklerimizi paylaştığımız ölçüde anlamlı, güçlü ilişkiler kurabiliriz. Geyik muhabbeti denilen mantıkla, herkes birbirini kandırmaya devam eder, sürdürdüğü alışkanlığını normal kabul ederse iletişimler tıkanır. Zaten günümüzde Msn adreslerinin kabarıklığı, kişilerin ihtiyaçlarına yanıt bulamadıklarının açık kanıtı. Mutlu insan, daldan dala atlayıp 100 tane adresle neden uğraşsın ?
Aylardan beri her gün en az üç ya da beş kişi beni listesine ekliyor. Araştırıyorum ve kabul edemiyorum.
Bulunduğumuz kentte, bugün yaşıyor olmanın tadını çıkaralım. Arada bilgisayardan, televizyondan uzaklaşalım. Geceleri, çatıda ya da balkonda, elimizde çayla kendimizi gösterelim yukarıdaki yıldızlara. Kıskansınlar. Binlerce yıldır ışık saçıyorlar ama düşünemezler, konuşamazlar, buluşamazlar …
Biz insanız. Bu çok büyük bir şey. Düşünmek, hissetmek, gülümsemek, ilkelerle yaşamak, eksiklerimizi kontrol etmek ve candan dostları mutlu etmek …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Prş Ksm 08, 2007 8:48 pm tarihinde değiştirildi, toplam 9 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:25 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Kırmızı Mektup
Sevgili Ingeborg merhaba
Henüz kahvaltı yapmadım. Yazacaklarımı düşünürken önümdeki çayı da unuttum. Umarım iyisindir. İyi olmaya, moralini yüksek tutmaya çalış.
Bir uçağın, hava koşulları ya da iniş takımlarının açılmaması nedeniyle, ineceği alanı sıyırıp geçmesini düşün. İnsan ilişkilerinde de bu gibi benzerlikler var. Önceden araştırmalar yapılarak yola çıkıldığında bile yıkımlar yaşanabiliyor, tarafların başı ağrıyabiliyor.
Sakın yanlış anlama, bugüne kadar arkadaşlık etmek istediğini belirtip, hiç beklemediğim anda bırakıp giden insanlarla çok karşılaştım. Görüşmelerimizin doğal, sıcak geçmesini ikimiz de istiyorsak: Bunu hissettirmeliyiz.
Meraka dayalı sorulardan çok sıkılıyorum. Konu ne olursa olsun, hayal kırıklığı yaşayacak yaşım geçti. Senin için de geçerli bu.
Dile kolay, koskoca Berlin. Orada nasıl yaşıyorsun bilmiyorum ? Fotoğraflarını inceledim. Mesajların çok güzel. Belki günün birinde buluşuruz ama o gelecek güne yatırım yapar gibi sana iyi görünmek amacında olmadığımı tahmin edebilirsin.
Yakınlarım öldüler. Sanat çevrelerinde sevilirim. Annemi çok önceden, babamı da iki yıl önce kaybettim. Uzun yıllar, tekerlekli sandalyesinde felçli babacığıma severek baktım. Kıyamadım yanından ayrılmaya. İsveç’e gidecektim, gitmedim. Bazı öğretim üyeleri: Arkadaşım lütfen git, buralarda değerin bilinmez, sefil olmanı istemeyiz diye sevgilerini gösterdiler. Olmadı. Olmadı diye yakınmıyorum. Ülkemi, toprağımı seviyorum.
Yaklaşık beş yıl önce bir balerin vardı.
Sigara içeceğim. İçim tuhaf oldu …
Kaybettim. Filmlerdeki gibi arabasıyla uçuruma düşmüş. Alkol alırdı, depresifti ama içi güzeldi.
Dışarıdan hoş görünen biriyle tanışmak için uzun uzun düşünüyorum. Güzellik yalnızca görüntüyle ölçülemez. Yanılgı yaşanabilir.
Bir zaman, içimden geldi; sabaha kadar masajlar yaptım, arkadaşın yoğun tedavilerde iyileşmeyen ağrıları kayboldu, yorgunluğu kalmadı. Kendisi de çözemedi. Şiirlerimi dinlerken hortuma kapılıp gökyüzüne yükseldi. Dünyadan çıkıp gitti.
Bir zaman, içimden geldi; deniz kıyısında oturduk bütün gece öpüştük, üstümüzde yağmur. Hayatımın kadını sandım. Fakat çok geçmedi, bencil yapısı, kompleksleri açığa çıktı. Beni değil, tüketimi seviyordu. Birini tüketerek ayakta kalıyordu. Dayanamadım, uzaklaştım.
Aşkı - fedakarlığı isterken, doğru insan mı acaba kaygısını duyuyorum ? Belki yapayalnız ölür giderim, bir çok insanda görüldüğü gibi. Belki seninle görüşmek beni hep rahatlatır.
Günlük hobiler teselli edici. Asıl önemli olan: İnsanın kendini gerçekleştirebileceği ve kendi içindeki güzelliği paylaşabileceği birini yaratması. Gerçek bir dost yaratmak yani.
Masum çocuğa benzettiğim yüreğimi, usulca kucağına bırakabileceğim insanı arıyorum. Bulurum ya da bulamam. Bulduğum insan, kucağındakine nasıl davranır, kendinden ne verir, bilemem ?
İrade, mantıkla birlikte kararlar alıyor ve bu kararlarda bilinçaltı da etkili oluyor.
Bu akşam yalnızca salata yedikten sonra yaklaşık beş kilometrelik bir yürüyüşe çıkacağım. Gözlerim gökyüzündeki yıldızlarda dolaşacak ve çok şey düşüneceğim.
Sana sayfalar dolusu yazsam da beni uzaklardan anlayabilir misin ?
Sen bana, dünyandan sevgi ışıkları gönderen küçük kırmızı bir fener olabilir misin ?
Duygudan soyutlanmış: Nasılsın iyi misin, günlerin nasıl geçiyor sözleriyle, ne sen ne ben kurtuluruz.
Benim arayışım: Gerçek dostluk, duyguların aktarımı, hayallerin paylaşımı ve gerektiğinde kendini adama ( en son, en uzak aşama ). Sevgili Ingeborg, bu görüşümün altını çiziyorum: Adama olayı çoğu insanı aşar. Çünkü seksin de ötesinde bir eylem ve her insan başaramaz. Erdemlere sahip, güzel bir insan: Sever, iyilikte bulunur, ziyaretine gider ama kendini bütünüyle adayamaz. Doğuşundan varolan egoları engeldir.
Aklıma geldi: Eski dönemlerde Moskova’da yaşayan sanatçı bir çift, aşırı yoksullukları nedeniyle ekmek ve şarap alamadıklarında, erkek demiş ki ( alçak ses tonuyla, biraz da korkulu ): Hiç bir şeyimiz yok şu an. Saçlarını kesip satabilir miyiz, kabul eder misin ? Kadın hiç düşünmeden evet demiş. Başının saçsız kalması önemli değil, asıl önemli olan sonsuz bağlılıklarıymış.
Aramızdaki iletişim çoğalır ya da eksilir. Kimse kimseye muhtaç değil ama güzel olanı yaşatmak gerekir insan olarak.
Hoşça kal. Mutlu kal.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:03 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:26 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / İç Mimari
Mutluluk; her insanın farklı algıladığı, farklı yorumladığı bir kavram.
Kimi insan; zenginliğiyle, elde ettikleriyle, hayalleriyle, boş hevesleriyle, yedikleri - içtikleriyle, ilişkileriyle mutlu sayıyor kendini.
Kimi insan; üretmeden yaşaması, sessizlikte rahatça uyuması, sık sık kahkahalarla gülmesi, yoğun cinsel paylaşımları nedeniyle mutlu olduğuna inanıyor.
Kimi ince ruhlu insanlar için mutluluk: Ahlaklı olmak, sağlıklı olmak, deniz kıyısında dolaşıp temiz havayı solumak, güneşin doğuşunu - batışını izlemek, Tanrı’ya ibadet etmek, masum - saf düşünceler taşımak, karşılıksız sevmek, elinden geldiğince iyilikte bulunmak, yakın çevresini mutlu etmek, doğru bilgilere ulaşmak, yüce duyguları yaşatmak biçimlerinde düşünülüyor.
Felsefeci Feuerbach diyor ki: İnsanlar arasındaki bütün sorunlar aşkın gücüyle çözülebilir. Aşkı kutsallaştırmak gerekir. İnsan, yalnız aşkta ve duyguda mutlak değere sahiptir. Varoluşun başka belgesi yoktur.
Her insan; ufkunu yaratıyor ve yolunu seçiyor. Hayatı dolu yaşamak denilen durum ise; ancak duyarlı ve farkında olan insan için geçerli. Paranın kışkırtmasıyla, yıldırım hızıyla gelip insanın dünyasına yerleşen tüketim maddeleri ve mantar gibi çoğalan iyi gün dostlarıyla, seyahat etmekle, maceradan maceraya koşmakla, barlarda sabahlara kadar eğlenmekle, dolu yaşama olayını karıştırmamak gerekiyor. Bilerek ya da bilmeyerek karıştırılıyor. Belki hoşumuza gidiyor. Pardon bazı insanların hoşuna gidiyor.
Diğer yandan entelektüel bir çizgi izleyip; çok görmek, çok okumak, çok bilmek elbette varlığımıza bir şeyler katar ama önemli olan; yüreğimizle nasıl baktığımız ve bulunduğumuz noktada nasıl yaşadığımız.
Duyarlı bir insan; arabası, villası, yatı, teknoloji araçlarıyla bütünleşmez. Bunların, günü geldiğinde terk edilecek, silinip gidecek şeyler olduğunu bilir. Kendi kişiliğini oluşturan asıl şeylerin, dışında sıralanmış maddeler değil, dünyasına özgü nitelikler olduğunu bilerek yaşar. İnançları, vicdanı, temiz duyguları hep öndedir. Olayların çıkışındaki, bütün iç ve dış nedenleri düşünür. Yeni bilgilere, yeni görüşlere açıktır. Yozlaştırıcı etkilere direnir. Geçen zamanın farkındadır. Benimsediği, katıldığı değerlerin yanında, kendi yarattığı değerler, mekanlar vardır.
Çok önemli başka bir konu: İnsanın düşündüğü, hissettiği her şey, sinir hücrelerinin elektrik ağından diğer hücrelere yayılıyor. Hücreler bütün düşüncelere, duygulara yanıt veriyorlar. Örneğin, endişe anında vücutta baş dönmesi ya da bulantı başlıyor, mutlu anlarda endorfin salgılanıyor, depresif dönemlerde laktik asit üretiliyor.
Güzel düşünmek ve mevcut düşüncelerimizi olgunlaştırmak zorundayız.
Tarih, ilgilenenler açısından mükemmel bir alan. Büyük savaşlara giren, büyük değişimlere imzasını atan ünlülerin yaşamlarında; dikkate değer, yadırganacak davranışları da saptayabiliyoruz.
Örneğin: Büyük İskender, ordusuyla Ortaasya dönüşünde Babil’e geliyor ve çıktığı yüksek bir tepeden kente bakıp ( o tarihteki görünümü, günümüz Paris’i gibi büyüleyiciymiş ) yanındaki komutanlara hitaben: Burada bulduğumuz altınları üç kuşak hiç çalışmasak yine de tüketemeyiz diyor. Bu beklenmedik, basit ifadeye oradaki yaşlı bir adam müdahale ederek, - Çok yanlış düşünüyorsunuz diyor. İskender’i uyarıyor. Çünkü yeni devletin, çalışma ve sevgi temeline dayandırılarak kurulması gerekiyor. Emeksiz kazanılan maddi servet çok kısa sürede tükenebilir. Köle olunur.
Alman düşünür, Marksizmin kurucusu Karl Marx (1818 - 1883 ) derin düşünceleriyle, odasında fikirler üretiyor. Amacı: Ekonomik sorunların çözümü, insanlığın mutluluğu. Fakat aile içinde, babasına karşı hırçın, saygısız yaklaşımları nedeniyle kırıcı oluyor. Babası üzülüyor ve bir doktor dostuna anlatıyor, ne yapması gerektiğini soruyor. Doktor, her şeye rağmen hoşgörü ve sabır göstermesini öneriyor.
Bu tür şeyleri öğrendiğimde çok fazla etkileniyorum. Işık içinde uyusunlar. Yaşıyor olsalardı, isimlerine ters düşen şeyleri nasıl yapabildiklerini mümkünse açıklamalarını isterdim. Bilmiyorum zaaflarına ya da komplekslerine dair hassas, özel detayları bana samimiyetle anlatırlar mıydı? Yüzlerinde, kendi geçmişlerini yumuşakça kucaklayan acı tebessümleri izleyebilirdim herhalde …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:09 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:27 pm Mesaj konusu: |
 | | | | | |