Padişahımız, efendimiz İkinci Abdülhamid, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın (parlamentosunun) açılışına
gittiğinde başına geldi..
Padişah’ı görmekten heyecanlanan bazı mebuslar yere kapaklanıp, sultanı secde ederek selamladılar..
İkinci Abdülhamid, yanı
başında yürüyen Meclis’in başkanı; Jöntürkler’in lideri Ahmet Rıza Bey’e alaycı bir bakış atıp fısıldayarak sordu:
“Gördünüz mü?”
Sorusunda “Parlamenter demokrasiyi bunlarla mı
gerçekleştirmeyi düşündünüz” iması vardı..
***
Meclis Başkanı’na bu lafın sokuşturulduğu günlerde İkinci Abdülhamid’in tahttan indirilmesine daha yedi, sekiz ay vardı..
Sabah akşam saraya küfreden vatan ve hürriyet şairinin henüz Padişah’tan sürekli para aldığını ve oğlunun düğün masraflarını Padişah’a yıktığını yakın tarihçiler bilmiyordu..
Monarşik parlamenter sisteminin yan etkilerini görmemiştik..
Hiçbir fikir üretmediği halde, bıraktığı uzun beyaz sakalının hatırına “filozof” unvanı ile anılan şair Rıza Tevfik Bölükbaşı, seçim çalışması için gittiği Balkanlar’daki bir kasabada henüz İttihatçı seçmenlerden meydan dayağı yememişti..
ENVER’İN ÜLKESİ..
Balkan ve cihan savaşlarını atlıyorum.. Koskoca imparatorluğun adı “Enverland” olarak anılacak derecede kaderimiz tek adama teslim edilmişti..
Almanya’dan gönderilen askeri malzeme sandıklarının üzerinde “Osmanlı İmparatorluğu” değil “Enverland” yazıyordu.. Yani “Enver’in ülkesi..” İki paşa daha vardı.. İstanbul’da Talat.. Suriye’de ise Hasan’ın dedesi Cemal Paşa..
Gerçi Cemal Paşa da çok fiyakalıydı..
Kafasını kızdıran Arap ileri gelenlerini kimseye sormadan asabiliyordu..
Böylece asayişi korurken bir yandan da yayınladığı “Enflasyon yasaklanmıştır..” tebliği ile ekonomiyi hizada tutmaya çalışıyordu..
Bir de haşlanmış mısır yemeyi seviyordu..
Asıl güç hayatında bir bölükten fazlasını yönetmemiş olan, yüzbaşılıktan itibaren kendi kendini terfi ettire ettire başkumandanlığa kadar tırmanan Enver’deydi..
Cemal Paşa uzak diyarlarda olduğundan Enver’in kendisini terfi ettirdiğini ancak günler sonunda duyuyordu..
O da oturduğu yerden kendini terfi ettiriyordu ama kıdem açısından hep Enver’in gerisinde kalıyordu..
O dönemde “Monarşik parlamenter demokrasinin” iyi
işlediğini pek söyleyemeyiz..
***
Mustafa Kemal o dönemin parlak askerlerinden biriydi ama nedense normal terfileri hep iki üç, bazen altı ay geç geliyordu..
Çünkü Enver kendisinden nefret ediyordu..
İkisi de Naciye Sultan’ın desti izdivacına talip olmuş ama kızı Enver almıştı.. Kıskanç bir koca olan Enver’in aklından; bir zamanlar Mustafa Kemal’in de karısıyla evlenmek istediği fikri hiç çıkmıyordu..
BENZERSİZ REJİM
Bir türlü vaktinde terfi edemeyen Mustafa Kemal de kendi kendini terfi ettirmeye karar verdi.. Parlamenter rejime cumhuriyete geçtik..
Tek oyla işleyen cumhuriyet parlamentosu, sıfır oyla işleyen monarşik cumhuriyetin parlamentosundan daha verimliydi..
Tek parti vardı..
Tek partinin tüzüğüne göre; tek partinin başkanı, genel sekreteri ve meclis grup başkanı kimlerin milletvekili olacağına karar veriyorlardı..
Hazırlanan 450 kişilik liste,
başka parti olmadığından “seçim zaferi” kazanıp Meclis’e geliyordu.. Sonra onlar da tek adayın
olduğu seçimde cumhurbaşkanı için oy veriyorlardı..
Memleketin ne kadar şairi varsa bu benzeri görülmemiş rejimi öve öve bitiremiyorlardı..
Bizim şairlerin, en az yirmi sekiz ülkenin parlamenter rejiminin övgüsüne yetecek kadar şiiri vardır..
Onlardan dili sürçenler de olmuştur.. Temsil Yahya Kemal.. Hatasını cumhurbaşkanı, değerli şairleri Çankaya’da bir akşam yemeğine davet ettiğinde telafi etmiştir..
Normalde bir şiir okuyup, gönül alması lazımdı.. Hazırlıklı değildi. Biraz da heyecanlıydı..
Şiir okumak yerine kendini yere atıp, Cumhurbaşkanı’nın ayaklarını öpmeye çalışarak telafi etmeyi seçti..
Parlamenter sistemimizin bu güzelliklerini hatırladıkça hâlâ gözlerim dolar..
***
Çok partiye geçtik, bünyemize ters geldi.. Nitekim devrin başbakanı Menderes bir mitingde konuşurken “Odunu aday göstersem milletvekili seçilir” derken övünmüyor, sistemde bir şeylerin ters gittiğine işaret ediyordu..
Hem seçmen hem de gelecek kuşakların potansiyel liderleri mesajı almıştı..
BAŞA DÖNÜYORUZ..
Milletvekili adaylarının parti başkanları tarafından seçilmesi, tecrübelerden ders çıkarıp, işin aslına rücu etmektir.. Başa dönmektir..
Bu gidişata Menderes’in katkısı çoktur.. Teknik olarak odunu aday göstermek mümkün olmadığından insan tercih edilmiştir..
Liderlerin “tek seçicilik” hizmetini yerine getirirken “oduna en yakın özelliklerde” isim aramalarını saygıyla karşılıyorum..
Ellerinden geleni yaptıklarına hatta başarılı olduklarına inanıyorum..
Benim kimyamı bozan ikide bir tekrarladıkları “dokunulmazlıklar kalksın” lafıdır ki bunu da tek seçicili parlamenter rejimimiz adına gereksiz buluyorum..
***
Adamın elinde bir tek “dokunulmazlık” zırhı var.. Yarın trafikte yolunu kesen bir polisle tartıştığında işine yarayacak budur..
Polis, aslında tabela vergisine tabi olması gereken irilikteki parlamenter rozetini fark etmemiş olabilir..
İşte o zaman “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” şeklindeki sihirli cümlenin söyleneceği zamandır..
Polis “Kimsin lan?” deyince dokunulmazlığına güvenip, cevabını göğsünü gere gere verebilir.. Dokunulmazlık kalktığında ne yapacak?
“Pembe Panter’in amcasının oğluyum..” mu diyecek?
Bırakalım bunları..
İlla ki kaldırılacak bir dokunulmazlık arıyorsanız, tek seçicilerinkini, parti liderlerinkini kaldırın..
O gün geldiğinde mazot elli kuruş olur.. Mışmış ihracatı patlar..