 |
 |
FORUM KAPANMIŞTIR Mevcut Bilgilerden Yararlanabilirsiniz
|
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
msena21 Uzman Demokrat (Puanı: 80)

Kayıt: 01 Eyl 2007 Mesajlar: 661 Konum: öğrenci  |
Tarih: Cmt Eyl 29, 2007 8:42 am Mesaj konusu: Başörtülüler de insandılar, sizin gibi |
 |
|
Sivil anayasa ve başörtüsü yasağı tartışılırken, bu konuda yaşanan dramlar hiç konuşulmadı. Başörtüsü konuşuluyor ama başörtülüler unutuldu. İşte onların yürek burkan öyküleri,
Nihal Bengisu Karaca Zaman gazetesinde bugün yeni bir yazı dizisine başladı ve başörtülülerin yasak nedeniyle yaşadıkları dramları gözler önü seren yaşam kırıntılarını gün yüzüne çıkarttı.
İşte o yazı dizisinin ilk bölümü:
Okuyamayan öğrencilerin çaresizliği bir yana, yurtdışına gidenlerin çektiği çileler de görmezden gelindi. Yasak mağduru kızlar, o günleri anlatırken gözyaşlarına boğuluyor. Bunlardan birisi Betül Üzer... Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. sınıfta okurken, yüksek ders notlarıyla dikkat çekiyordu. Ancak başörtüsü sebebiyle okuldan uzaklaştırma aldı. Durumu, kanser tedavisi gören babasına anlatamadı. Çözümü, pek çok yasak mağduru gibi Viyana'ya gitmekte buldu. Bir süre sonra gelen acı haberle sarsıldı. Babası vefat etmişti. Onu dünya gözüyle bir kez daha görememenin verdiği acı, eğitiminin her gününü boğazına düğümledi. Artık diplomasını almıştı; ama onu göstereceği babası yoktu. Betül, şimdi diplomasının denkliğini sağlamaya çalışıyor, babasını ise unutamıyor: "En çok istediği şey bu diplomayı görmekti." Yıldız T. de annesinin evlere temizliğe giderek okuttuğu yetim bir kızdı. Okuyup öğretmen oldu. Malatya'ya tayini çıktı. Evlendi ve aradan 15 yıl geçti. Yeni yönetmelikle, okula alınmamalar, boş odalarda bekletilmeler başladı. Yıldız öğretmen, bir süre sonra meslekten men edildi. Tüm kesinti ve hakları devlete kaldı. Kocası hakkında da soruşturma açıldı. Müdür yardımcısı iken Hakkari'ye gönderilen koca, eşini boşadı. Yıldız öğretmen, şimdi oğluyla hayat mücadelesi veriyor.
Başörtüsü konuşuluyor; ama başörtülü unutuldu
Başörtüsü şimdilerde, 'eğer serbest olursa cümle alemin başına dert olacağına ilişkin vehimlerle' yeniden gündemde. İşin doğrusu bu vehim yeni değil, başörtüsü ile ilgili hiçbir şey yeni değil; çünkü çok konuşuldu, konuşuluyor ve belki bir süre daha konuşulacak. Fakat yaygın politik ve medyatik dilin yönlendirdiği şekilde, istediği evsafta oluyor bu konuşmalar. Yasak olan yerde ıstırabın da olduğu gerçeği silinip gidiyor böylece. Başörtüsü yasakları hakkında konuşmak, o yasağın değdiği hayatları anmanın önüne geçiyor. Başörtüsü ve mağduriyet, yan yana gelmesi yasak iki klişe haline geldi. Baskı ve yasak, başlı başına o kadar dramatiktir ki; sanki yasakların yol açtığı hazin hikayeler anlatılmasa da olur. Bu konuda çekilmiş son sinema filmi 1990 tarihli Mesut Uçakan imzalı Yalnız Değilsiniz'dir hâlâ. Oysa neler olmuş, ne ürkütücü kareler oluşmuştur şu son 17 yıl zarfında. Ben diyeyim ikna odaları, siz deyin kimi kampüslerde var olan 'baş açma barakaları'.
Yasağı savunanlara göre ise zaten, ortada anlatılacak bir olay yoktur; 'mahallenin normlarına uymayan' kadınlar söz konusudur, 'çekip gitsinler'dir. 'Ben olsam türbanı serbest bırakmam, alimallah maraza çıkar' yolunda beyanatlar verenler, 'türban'ı insandan soyut, insana ilişik olmayan uzak bir mesafeye çekerler. Ortada insan olmayınca, anlatılacak hikaye de olmayacaktır. Köyde kırda kabul gören başörtüsünü, kent merkezinde istemeyenlerin göz bağcılığıdır 'türban' isimlendirmesi. 'Türban' adını vermek, onu toplumda kabul görme gerçekliğinden ve normalliğinden koparmayı ve anormalleştirmeyi kolaylaştıracaktır. Dolayısıyla bu anormal ve insana bitişik olduğu ustaca gölgelenmiş 'nesne'ye uygulanan her tür yasağın normal kabul edilmesi de mümkün olacaktır artık. Yasağın normal sayıldığı yerde ıstıraba da mahal yoktur: Arabeskin lüzumu yoktur hiç! Bu mahallede işlerin her zaman yolunda gittiğini söylemek zordur; ama mahalle mahalle olalı böyle bir pişkinlik, böylesi bir mühendislik görmemiştir. Birkaç değerli kadın öykü yazarının (Yıldız Ramazanoğlu/İkna Odası, örnek verilebilir) kaleminden süzülenler, meselenin 'insani' boyutuna dikkat çekmeye çalışan bazı haberler ve söz konusu mağduriyetlere hukuki çözüm bulmak için uğraşan avukatların dava dosyalarındaki veriler dışında, örtülmüştür hikaye de, yok sayılmak istenen o muğlak ve müphem 'mahalle' ile birlikte. Ve gariptir, bir ucundan çıtlatılan hikayeler de 'mahalle' tanımının belirsizliğini kanıtlayan tuhaf hizalanmalara, az Kemalist, biraz liberal, yarım solcu ve kendine İslamcı 'bu kadınlar da çok oluyorlar'cı, türlü türlü kategorinin garip işbirliklerine neden olur.
Velhasılı...
Başörtüsü, bildiğimiz değil, bildiğimizi sandığımız bir hikaye... Başörtüsü, ardındaki insan hikayesine bir şekilde yabancılaştırıldığımız bir mesele. Çoktandır, zihnimizin gözleri önüne, 'üniversiteden içeri giremeyen genç kız' görüntüsünden, orada, tam o anda dondurulmuş bir kareden başkası gelmiyor, farkında mısınız? Şimdi, bu farkındalığa bir parça hikâye katmak için buradayız. Gözlerimizi açalım ve durumun o dondurulmuş kare ile sınırlı olmadığını, hep beraber hatırlayalım.
--------------------------------------------------------------------------------
Diplomam var; ama artık onu gösterebileceğim bir babam yok
Betül Üzer'in ismiyle müsemma bir öyküsü var. O, Konya Selçuk Tıp Fakültesi 3. sınıfta okurken, yüksek ders notları bir anda yalan olan başörtülü bir genç kız. Kınama cezası ve okuldan uzaklaştırma cezaları bir yıl oyalıyor Üzer'i. Durumunu hasta babasına söyleyemediği ve bir kapı aralanır umudu ile bir 1 yıl daha geçiriyor Konya'da. Sonra pek çok yasak mağduru gibi, çözümü Viyana'ya gitmekte buluyor. Burada geçiyor bir yıl, Almanca kurslarında dil öğrenmek ile. Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başlıyor. Buradaki üçüncü yılında, kanser hastası babasının vefat ettiği haberini alıyor. Babasını dünya gözüyle bir kez daha görememenin verdiği acı, altı yıllık eğitiminin her gününü boğazına düğümlüyor Üzer'in. Son anlarına tanıklık edememenin çaresizliği. Diplomasını alıyor almasına; ama en büyük dileği kızının diplomasını görmek olan ve şartlar normal olsaydı, bu dileğine kavuşabilecek durumda olan kanser hastası babanın ömrü yetmiyor bu mutlu anı solumaya. Betül, şimdilerde diplomasının denkliğini sağlamak için uğraşıyor ve kafası bir şeye takılmış durumda. Önünü itinayla kesenlerin nasıl uyuyabildiğini merak ediyor. Başın yastığa değme ve uykuya geçmeden önceki kısa muhasebe anını. Nasıl uyuyabiliyorlar sahi?
--------------------------------------------------------------------------------
Bir sağlık skandalı ya da; en hazin 'Photoshop'
Medine Bircan, rahim ve mesane kanseri tedavisi gören 71 yaşındaki bir 'teyze' idi. Böbrek yetmezliğinden de mustaripti ve günlerden bir gün, diyaliz makinesine bağlanması gerekti; fakat İstanbul Üniversitesi Emekli Sandığı'nın verdiği sağlık karnesindeki başörtülü fotoğrafı kabul etmedi. Çünkü İstanbul Ünv. Personel Dairesi Başkanlığı 10.05 2002 tarihinde, sağlık karnesi alacak üniversite personeli 'yakınlarına' başı açık fotoğraf verme zorunluluğu getirmişti. Medine Bircan'dan da sağlık kurulu raporu ve diğer işlemlerin tamamlanabilmesi için başı açık fotoğraf istendi. Fakat Medine Bircan'ın saçı yoktu. Malum kanser tedavisi, yaşı genç olan insanlarda bile saç dökülmesine neden oluyordu. Üstelik 71 yaşındaki bu ağır hasta kadın, ayağa kalkıp yürüyecek ve fotoğrafçıya gidecek halde de değildi. Bircan'ın oğlu, kabul edilmeyen fotoğraf ile birlikte fotoğrafçıya giderek annesinin resmine photoshopla saç ekletti. Medine Bircan, 71 yaş çizgilerine gürül gürül eşlik eden kes-yapıştır saç telleri sayesinde sağlık karnesi almaya hak kazandı. Ancak yeni sağlık karnesinin çıktığı gün öldü.
Ölümün gazetelere yansıması nedeniyle üniversite, personel yakınlarına uyguladığı söz konusu yasağı kaldırdı. Ancak bu durum başörtüsü yasaklarının en keyfi, en dramatik, en absürt ve en ürkütücü boyutunun Medine Bircan hikayesinde tecessüm ettiği gerçeğini değiştirmiyor. Çok bilinen bu hikayeyi, tam da bu nedenle hatırlatmak istedim.
--------------------------------------------------------------------------------
Rüyamda rektör Alemdaroğlu, namaz kılıyordu
Hatice Orhan, 1998'in Ocak ayında, okul bahçesine tünemiş olan bir dizi polis tankı ile karşılanmış. Genç tıp öğrencisi, acı acı tebessüm etmiş tankları görünce, 'bu kadar tezahürata hiç gerek yoktu, ne gereği vardı, aşk olsun' türünden iç-espri kayıklarına atlayıp, hızla uzaklaşmak istemiş midir bilmem. Dinleyene sükunet telkin eden, güzel bir iyimserliği var Hatice'nin. Dönemin rektörü Kemal Alemdaroğlu'na seccade yaydırıp huşu içinde namaz kıldıracak denli geniş bir düş gücü. 'Rüyamda Alemdaroğlu namaz kılıyor, beni fark edince de dikkati dağıldığı için başka bir odaya geçiyordu. Ben bu rüyayı, Alemdaroğlu, yaptığı hatayı anlayacak ve sorun kısa bir zaman içinde çözülecek diye yorumlamıştım. Arkadaşlarım da gülmüşlerdi.' diyor. Sorun çözülmemiş; ama Hatice de 'çözülmemiş'. Başörtüsünü çıkaran arkadaşlarını hiç tenkit etmemiş. Kendisi de tesettüründen vazgeçemeyecekmiş. Dünyevi ikbal kaygıları adına, artık 'cildi gibi olmuş bir şeyi' çıkarıp atamazmış. 'Tamam belki melek değiliz' diyor; ama tesettürden vazgeçmek, bundan sayısız hikmetler gören Allah'ın tavsiyesinden planlı bir yüz çevirme olur, diye doğuyor içine. 'Kalbinin ve ruhunun çığlıklarına kulak tıkamak' ödenebilir bir bedel gibi görünmüyor Hatice'ye. Şimdi Türkiye dışında her yerde son derece itibarlı olan bir diploması olmasını da Cenab-ı Hakk'ın rahmeti olarak yorumluyor. Tek üzüntüsü, kardeşlerinin şevkinin kırılması. Fakat ideallerini gerçekleştireceği güne inandığı gibi inanıyor Rabb'ine. 'O, bu manevi kara bulutları dağıtacak güç ve kudrete sahiptir. Yeter ki O'nu hakkıyla tanıyalım ve O'na güvenelim.'
Hatice, kendisine kaybettirilen zamanı ve gerçekleşmeyi bekleyen ideallerini, manevi yanını örseleyecek bir burgu olmaktan çok uzaklara ışınlamış. Yaşadıklarını, inancını daha da kavîleştiren bir sürece dönüştürmüş. Bu manada öyküsü çok değerli. Ancak herkes Hatice kadar 'şanslı' değil. Şanslı değiller ve isyanları, insani olmak bağlamında sonuna kadar haklı. 'Devlet ve kanunları insanlara ortalama bir huzur ve mutluluk vermek için vardır diye öğrendik; ama o, bizi yol ortasında perişan bıraktı.' diyen Yıldız T.'nin sesine katılmamak mümkün mü?
--------------------------------------------------------------------------------
Başörtülü eşe boşanma cezası...
Yıldız T.'nin hikâyesi mesela, bir hayli trajik.
Annesinin evlere temizliğe giderek okuttuğu bir yetim kız o. Başkalarının kirinde ağarttığı düşlerine kavuşacaktır anne, Yıldız öğretmen olacaktır. Malatya'ya çıkar tayini, orada örtünür de. Öğretmenliği ve çocukları çok sever, hatta onların annelerini de sever; dikiş nakış, okuma yazma öğretir öğrencilerinin ebeveynlerine. Bu arada evlenir. Böyle 15 yıl geçer. Yeni yönetmelikle, okula alınmamalar, boş odalarda bekletilmeler başlar. Aynı okulda okuyan oğlu da öğretmenler tarafından 'gericinin oğlu' muamelesi görerek dışlanır, rencide edilir. Yıldız T., meslekten men edildiği gibi, kocası hakkında da soruşturma açılır, müdür yardımcısı iken Hakkari'ye tayini çıkan kocası bunalıma girer. 'Her şeyin sorumlusu sensin.' der eşine. Sen suçlusun, başörtün suçlu. Boşanır Yıldız T.'den. Yıldız'ın aklından, annesinin çamaşır suyundan şişen elleri geçer hep. Yıldız, 15 yıllık hizmet hayatının ardından kendisine hiçbir ödeme yapılmadan, tüm kesinti ve hakları devlete kalarak işsiz kalır. Oğlu vardır, ayakta kalmak zorundadır. Seyyar bir kırtasiye dükkanı açar, okulun yakınlarına. 'Hem böylece öğrencilerimi de görebilirim' diye düşünmektedir. Ancak okul müdürü ve bazı öğretmenlerden aldığı tepkiler nedeniyle (buna kısaca 'mahalle baskısı' diyoruz) seyyar kırtasiyeyi de kapatmak zorunda kalır.
Yıldız T. şimdi üniversiteye giden oğlu ile birlikte, kiralık bir dairede 'kıt kanaat' yaşamaya çalışıyor. 'Böyle olmak zorunda değildi' kırgınlığının ikliminde, bütün bunları reva görenlere isyan etmekten fazlası yok elinde.
Başörtüsüne getirilen yasaklardan sadece 'üniversite öğrencileri' etkilenmiyor. Çoğu dar gelirli ailede yetişen ve zorluklarla edindikleri mesleklerini severek yapan binlerce Yıldız'ın hayatı, yasaklar nedeniyle kaymış durumda. Başörtülü eş dolayımıyla zarar gören, kariyeri sekteye uğrayan ve son kertede çareyi evliliğine son vermekte gören koca tipi de sandığımız kadar münferit bir figür değil. Annesinin üzerinde kurulan baskıdan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen çocuklar konusuna ise dilerseniz hiç girmeyelim.
Yarın devam edelim...
(Zaman) _________________ SiLgİ KuLLaNmAdAn rEsİm çİzMe sAnAtInA
...........hAyAt dİyOrUz........ |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
msena21 Uzman Demokrat (Puanı: 80)

Kayıt: 01 Eyl 2007 Mesajlar: 661 Konum: öğrenci  |
Tarih: Pzr Eyl 30, 2007 5:43 am Mesaj konusu: |
 |
|
Başörtülü kadınlar, eğitim ve çalışma hayatlarında önlerine çekilen setlere rağmen bir gün iyi bir şey olacağı beklentisiyle yaşamaya devam ediyor.
Ancak bu yaşam, maddi sıkıntılar, tecrit edilmiş olmanın verdiği çöküntü, en verimli döneminde atıl bırakılmış olmanın yol açtığı huzursuzluk ile kol kola, diz dize geçmek zorunda. Hayatlarına tanık olduğum, dava dosyalarını okuduğum, avukat arkadaşlarım vasıtasıyla hikâyelerinin bir bölümüne ulaşabildiğim hemcinslerime baktığımda, başörtüsünün üç boyutlu bir turnusol kâğıdına dönüştüğünü görüyorum. Sınıfsal farklılıkların acımasız etkileri başörtüsüyle 'örtülebilir' iken, yasaklar bu farklılıkları açıp saçıyor, gelir dağılımındaki ve toplumsal katmanlardaki adaletsizliği 'görünür' hale, baş edilemez hale getirebiliyor. Sonra, kamuoyunda yaygın olan 'başörtülü kadın-geleneksel ev hanımı rolüne sadık kadın' algısının, okuyamaz ve çalışamaz hale getirilmiş birçok kadın için rehabilite edici, işlevsel bir yanının olmadığını gözlemliyorum. Zor ve çileli geçen bir eğitim hayatından ve verimli bir iş performansından sonra başörtüsü nedeniyle eve dönmüş kadınların çoğu kendisini 'işe yaramaz' hissediyor ve 'değersizlik' duygusuyla baş etmeye çalışıyor.
Yarı aç yarı tok bir hayattan, yarı aç yarı tok bir hayata...
Dürdane Ö. 12 yaşından beri örtülü olan bir kadın ve 1991 yılından işten çıkarıldığı 2000 tarihine kadar aralıksız çalışmış bir öğretmen. Hayat grafiğinin alçaktan yükseğe, yüksekten düşüşe geçmiş olmasında, örtüsü, bir nirengi noktası olmuş sanki. Dürdane Ö. küçük bir kasabada çok zor şartlar altında büyümüş; okula gidip gelmek için günde iki saat yürümek zorunda kalmış. Kış ve yaz için iki ayrı kıyafeti bile olmamış. Diz boyu kar olan yerlerden yazlık bir ayakkabı ile geçip eve vardığı günlerden birinde, ayağının çamura saplandığını ve ayakkabasının tabanının ayrılarak yalınayak kaldığını dün gibi hatırlamakta. Soba kenarında kurutulan ve Dürdane tarafından dikilen ayakkabı, ertesi gün derste, sanat tarihi öğretmeninin ısrarlı bakışlarına maruz kalacaktır. Dürdane, henüz 17 yaşındadır. 'Bu şartlardan' ancak okuyarak kurtulacağının bilincindedir. Öyle de olur. Koç Grubu'nun Türk Eğitim Vakfı tarafından ancak başarılı öğrencilere verilen burslarla okur. 1991 yılına gelindiğinde, biyoloji bölümünü bitirmiş ve öğretmen olmuştur. Hem para kazanmaktadır hem de kendisi gibi güç şartlarda okuyan öğrencilere yardım ediyor olmanın hazzını yaşamaktadır. Yüksek lisans da yapar; hatta tezi, dünya literatürüne giren bilimsel çalışmalardan biri olur. 2000 tarihine gelindiğinde hayatı tersine döner. 57. hükümet döneminin uygulamaları nedeniyle görevden alınır. Mücadele ettiği her engelde çabasına onur ve vakar temin etmiş olan örtüsü, hıyanet göstergesi haline gelmiş, onca yıllık emeği bir anda 'yok' mesabesine inip, hiçliğe ışınlanmıştır. Öğle yemeği yiyemediği için tüm günü aç geçirdiği lise yıllarına döner yeniden. Üstelik artık çocukları da vardır; son derece zeki ama beslenme giderleri bile doğru dürüst karşılanamayan çocuklardır bunlar. İşsiz kaldığı yıllar boyunca, dininin bir emrini yerine getiriyor olmasının mesleğini iyi yapmasında ne gibi bir engel teşkil ettiğini düşünür durur. İnsanlığa duyduğu sevginin ve bu sevginin hakkını verme adına aldığı mesafenin, o insanları temsil ettiğine inanan devlet tarafından nasıl olup da böylesine sert bir cevapla 'sıfırlanabilmiş' olduğunu. Koyu kara saçlar gibi uzar gider düşünceleri.
Zamanaşımına uğrayan ve hafızanın çamaşır suyu leğenlerine bastırılan nice adilik ve yolsuzluk, ağarma uykusunda eğleşe dursun; yasaklar, annenin ömründen taşıp kızın kaderini annesininkine teyelliyor. Uzun uzun dikiyor sonra. Kızlar 'ben annemi geçeceğim'in makul motivasyonuyla 'daha iyi bir hayat' türküsü tutturamayacak bundan sonra.
1983 yılında İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde okurken sömestr tatili dönüşünde okula giremeyen Ayşe Akbal, 24 sene sonra aynı şeyleri yeniden yaşıyor kızında. 'Türkiye'de çeyrek asırda birçok şey değişti, düzeldi. Sadece bizim hayatımızı derinden etkileyen bu yasak değişmedi.' diyor. Kızı Nuseybe, '24 yıl' diyor, ürküntü ve üzüntü eşliğinde. Henüz 19 yaşında olan Nuseybe için 24 yıl demek gerçekten çok uzun bir zaman demek.
Ayşe Akbal'ın içi, bu ülkeye hâlâ güven duymasını sağlayan bir geçmiş zaman tanıklığı ile teskin olmakta. Teskin olmanın da ötesinde gözlerini parlatıyor, hatta koltuklarını kabartıyor bu anı. 'Yasağın ilk günlerinde sınıfta ders işlerken yönetimden gelip tutanak tuttular. 2 öğrenci için tutulan zapta imza atılmasını istediler. 150 kişilik sınıftan hiç kimse o tutanağa imza atmadı. Arkadaşlarımın bu davranışı geleceğe umutla bakmamı sağladı; hâlâ umutluyum.'
Modern mahrum
Başörtüsü mağdurlarının bazılarına, Ayşe Akbal'ın sahip olduğu 'doğru zamanda uzanan dost eli' nasip oldu; bu, hiç yoktan iyiydi. Kimi ise kıstırıldığı noktada kendisini yapayalnız bir evrende buldu. Bu yalnızlığın sonucu kimi başörtülülerde, yasakları uygulayan devletten ve 'uzanmayan eller topluluğu' olan 'toplum'dan 'soğuma', aidiyet bilincinin örselenmesi, 'özgürlük' kavramının bütün diğer değerlere oranla aşırı yüceltimi oldu. Yasakçı tutumlar, birçok konuda avangard fikirlere sahip, yüzü, özgürlükler beşiği Batı'ya dönük, 'yeni nesil başörtülü'nün sayısını hızla artırmakta. Bu nesil, sayıları az da olsa, zaten bir blok olmayan başörtülü kadın kategorisi içinde usulca kendine yer açmakta. İnsan hakları ve özgürlükler meselesinde referanslarını başörtüsüne 'izin veren' ABD, Viyana, İngiltere, Hollanda ve bunun gibi Batılı ülkelerden alan, Müslüman ülkelerin 'geri kalmışlığı' konusuna mesela, bir Batılı gibi bakan yeni çağ başörtülüleri.
E.G. başörtüsü sorunu nedeniyle yurtdışına giden; fakat döndüğünde de kapıları kapalı bulduğu için halen atıl durumda olan bir genç kız. Vaktini, kitap okuyup film izleyerek zaman zaman da çeviri yaparak geçiriyor; 25 yaşında ve kendi ülkesinde tutunamamış olmasının 'Batı-Batılılaşma' gibi kodlar olmadan anlaşılamayacağını bilmezden gelmekte son derece ısrarlı. Batılı liberal demokrasilere yöneltilen eleştirilere şiddetle karşı çıkıyor. 'Batı paylaşıyor, Batı itiraf etmeyi biliyor, Batı çalışıyor, Batı hoşgörülü; Batı kendine göre doğru olanı deniyor, bizim halimiz ise ortada.' diyor. E.G, müstehcenlik ve aile gibi konular dışında, Batı modernizminin bütün sosyal tezahürlerinin altına çekincesiz imza atıyor. 11 Eylül sonrasındaki paranoid tutuma bile neredeyse 'içeriden've bir hayli anlayışlı gerekçeler getirmesini, o sakallı ve çarşaflı kadınları yaşadıkları ülkeye hiç uyum göstermemekle eleştirmesini epey ürkütücü buluyorum. Başka bir amaçla gittikleri Batılı ülkelerden hiç hesapta yokken Batı hayranı olarak dönen 'Jöntürkler' geliyor aklıma.
En temel hakkından faydalanması imkânsız kılınan bu genç kızların kendilerini yargılamayan, en azından Türkiye'deki kadar yargılamayan bir iklimden etkilenmemelerini beklemek, hayretlerinin hayranlığa dönüşmeyeceğini ummak, safdillikten başka bir şey olmazdı. Sayıları az da olsa, gelişi dünden belli olan bu post-liberal Batılı başörtülü kuşağa parantez açılmasını önemli buluyorum. Çünkü onlar, kaderin cilvesine parmak ısırtan paradoksu temsil ediyorlar. Aşağıdaki hikâye, başörtülü gençleri bu ve bu türden rijit çelişkilere sürükleyen mahrumiyetin masumiyetine dair önemli veriler içeriyor.
Benim ders notlarımla sınava girdiler, ben dışarıda kaldım
H.A'nın hikâyesi, başörtüsü yasaklarının nasıl keyfi işletildiğini ve ne türde bir psikolojik yıpratma harekâtı olduğunu gözler önüne seren bir örnek. 1995 yılında girdiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin üçüncü yılında bir dizi sorunla karşılaşmaya başlıyor başörtülü H.A. ve arkadaşları. Bülent Berkarda'nın görevini Kemal Alemdaroğlu'na devretmesinin akabindeki günlerde, üçüncü sınıfın ilk vizelerine giremiyor. Çünkü cerrahi sekreterliği, öğrenci işlerinden başörtülü öğrencilerin isimlerini almış ve onları sınav listesinden 'sildirmiştir'. H.A. ve arkadaşları, sınava başları örtülü gelip gelmeyecekleri henüz bilinmediği halde, önceden alınan bir tedbirle engellenmişlerdir. Bu yolda açılan işlemin iptali davası ise mahkemede matbu bir kararla reddedilmiş, dava dilekçesi incelenmemiştir. 'İyi çalıştığım bir sınavda, kapının diğer yanında bırakıldım.' diyor H.A, 'Arkadaşlarım, ki iyi bir arkadaşlık kurduğumu sanıyordum onlarla, ellerinde benim ders notlarımla sınıftan içeri giriyorlardı. Biri bile başını benden yana doğru çevirmiyor, biri bile bana bakmıyordu. Bu olay beni çok uzun bir süre üzmeye devam etti.'
Sadece ismi değil, varlığı da silinmiş gibidir H.A'nın. Devam eden günlerde hastaların yanında aşağılanmaktan sık sık polislerle muhatap olmaya varana dek birçok tatsız olaya maruz kalır genç kız. Derslerden atılır, sınıfa alınmadığı olur, 'eski solcu' hocaların 'siz de bizi almamıştınız' gibi 'rövanşist' sözleriyle karşılaşır. 'Siz'in ve 'biz'in kim ve ne olduğunu bir türlü anlayamaz. Sonunda aldığı disiplin cezaları ve devamsızlık gerekçesi nedeniyle okulla ilişiği kesilir.
Avusturya/Viyana Tıp Fakültesi'nde ise gözlerini bambaşka bir dünyaya açar H.A. Kaydını yaptırdığı gün en çok insanların kendisiyle 'göz teması' kuruyor olmalarından ve 'güler yüzlülüğünden' etkilenir; oturur ağlar. Bu sevinci neden kendi ülkesinde değil de farklı bir dinin yaşandığı yabancı bir memlekette tadıyor olduğuna ağlar. 'Allah'ın yardımını hep yakınında' hisseder.
H.A. gibi yurtdışında eğitim alan niceleri diplomalarına 'denklik' verilmesi için çalışıyor uzun zamandır. Onlar kadar bile şanslı olmayan diğer kadınlar da yasalarında tüm vatandaşların 'eşit' olduğunu duyuran bu ülkede diğer insanlarla 'denk' muamele görecekleri günlerin hayalini kuruyorlar. _________________ SiLgİ KuLLaNmAdAn rEsİm çİzMe sAnAtInA
...........hAyAt dİyOrUz........ |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
YOKARKAMDAHİÇKİMSE Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 30)

Kayıt: 25 Eyl 2007 Mesajlar: 88
 |
Tarih: Pzr Eyl 30, 2007 8:20 am Mesaj konusu: Re: Başörtülüler de insandılar, sizin gibi |
 |
|
| msena21 yazmış: |
Sivil anayasa ve başörtüsü yasağı tartışılırken, bu konuda yaşanan dramlar hiç konuşulmadı. Başörtüsü konuşuluyor ama başörtülüler unutuldu. İşte onların yürek burkan öyküleri,
Nihal Bengisu Karaca Zaman gazetesinde bugün yeni bir yazı dizisine başladı ve başörtülülerin yasak nedeniyle yaşadıkları dramları gözler önü seren yaşam kırıntılarını gün yüzüne çıkarttı.
Yasağı savunanlara göre ise zaten, ortada anlatılacak bir olay yoktur; 'mahallenin normlarına uymayan' kadınlar söz konusudur, 'çekip gitsinler'dir.
***
Diplomasını alıyor almasına; ama en büyük dileği kızının diplomasını görmek olan ve şartlar normal olsaydı, bu dileğine kavuşabilecek durumda olan kanser hastası babanın ömrü yetmiyor bu mutlu anı solumaya. Betül, şimdilerde diplomasının denkliğini sağlamak için uğraşıyor ve kafası bir şeye takılmış durumda. Önünü itinayla kesenlerin nasıl uyuyabildiğini merak ediyor. Başın yastığa değme ve uykuya geçmeden önceki kısa muhasebe anını. Nasıl uyuyabiliyorlar sahi?
(Zaman) |
bu kadar tartışılan bir konunun yanında Nihal Bengisu Karaca'nın bu uğraşı acıtasyondan öteye gidecek bir hareket değil bence.
nitekim bu acıtasyon' da işe yaramayacaktır.
yazının devamında belirtildiği gibi bu yasanın savunucuları için burada anlatılacak bir şey yoktur!
çünkü yasayı savunanlar bugüne kadar yasaya karşı gelenlerin nedenlerine önem vermemiş sadece talebin içeriğine bakmışlardır.
bu bağlamda ; yukarıda bulunan her örnek ve Nihal Bengisu KARACA ' nın yazı dizisi kararı kapsamında her hayat daha da önemsiz sayılacak ve bence yasaya karşı çıkma , hak savunma hareketinin seviyesini düşürecektir.
adı geçen bayanlar eylem yapabilir; dava açabilir...
bu onların haklı savunmaları olur kimse ses çıkaramaz!
ama bu tip bir uygulamayı tasvip etmediğimi belirteyim; boş ve zararlı bir uğraş olmuş bence!
"madem dinlemiyorlar; ağlayalım ! belki bir şeyler elde ederiz!
malum burası TÜRKİYE !" havasında bir uygulama...
bundan hoşlanmadım! _________________ BAŞKALARININ HAYATINI YAPBOZ'LA KARIŞTIRMAMAK LAZIM  |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
TegMen Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 25)

Kayıt: 23 Eyl 2007 Mesajlar: 64 Konum: ankara  |
Tarih: Pzr Eyl 30, 2007 10:33 am Mesaj konusu: Re: Başörtülüler de insandılar, sizin gibi |
 |
|
| YOKARKAMDAHİÇKİMSE yazmış: |
adı geçen bayanlar eylem yapabilir; dava açabilir...
bu onların haklı savunmaları olur kimse ses çıkaramaz!
ama bu tip bir uygulamayı tasvip etmediğimi belirteyim; boş ve zararlı bir uğraş olmuş bence!
"madem dinlemiyorlar; ağlayalım ! belki bir şeyler elde ederiz!
malum burası TÜRKİYE !" havasında bir uygulama...
bundan hoşlanmadım![/b] |
katılıyorum duygu sömürüsüyle başarılı olunamaz... _________________ ''Hakimiyet verilmez, alınır.......
......Çünkü her zaman dünyanın yarısı ve bir zaman da dünyanın tümü aldatılabilir. Ne var ki, bütün dünya her zaman aldatılamaz, kandırılamaz.....'' M.K.Atatürk |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
YOKARKAMDAHİÇKİMSE Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 30)

Kayıt: 25 Eyl 2007 Mesajlar: 88
 |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
shroud_06 Tembel-Sömüren Demokrat (Puanı: 5)

Kayıt: 28 Eyl 2007 Mesajlar: 18 Konum: öğrenci  |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
jackal Aktif Demokrat

Kayıt: 14 Eyl 2007 Mesajlar: 247 Konum: ANA MUHALEFET  |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
phyRRon İstanbul Üni. Temsilcisi

Kayıt: 02 Eyl 2007 Mesajlar: 207 Konum: 3° 5' 9''  |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
zuuulion Yönetici
Kayıt: 01 Eyl 2007 Mesajlar: 215 Konum: saat 3 yönünde  |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
jackal Aktif Demokrat

Kayıt: 14 Eyl 2007 Mesajlar: 247 Konum: ANA MUHALEFET  |
Tarih: Pts Ekm 01, 2007 7:13 am Mesaj konusu: Re: aaa |
 |
|
| phyRRon yazmış: |
türbansız=laik
türbanlı=anti laik bumudur yani? |
Türban = Dini sembol ,gericilik,sıkma baş
Başörtü= Ninenin,ataların taktığı başa örtü
Laiklik:Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Türbanın Laikliği delmesi:İrticanın başlangıcı....  _________________ J A C K A L |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
TegMen Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 25)

Kayıt: 23 Eyl 2007 Mesajlar: 64 Konum: ankara  |
Tarih: Cmt Ekm 06, 2007 8:06 am Mesaj konusu: |
 |
|
| sneakymfe yazmış: |
Türban=Başörtü
Başörtü=Dini inanç gereği başa örtülen bir çeşit kumaş
Din=Kurallar dahilinde özgürlük
Bu mu özgürlük bu mu laiklik  |
Türban= Hiristiyan rahibelerden müslümanlara gecen bir çarsaf...
Başörtü=Türk geleneklerinde islamdan öncede var olan örtü...
Din= gösterişten uzak ve yanlız Allah ile kul arasında ki inanç...
Özgürlük= sınırları belli olan istediğini yapabilme rahatlığı...
Laiklik= Din ve devlet işlerinin ayrılması. Kamusal alanda devletin hakimiyetinde, kontrolünde olan yerlerde türbanın yasak olması. _________________ ''Hakimiyet verilmez, alınır.......
......Çünkü her zaman dünyanın yarısı ve bir zaman da dünyanın tümü aldatılabilir. Ne var ki, bütün dünya her zaman aldatılamaz, kandırılamaz.....'' M.K.Atatürk |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
roxanne Hacettepe Üni. Temsilcisi

Kayıt: 03 Eyl 2007 Mesajlar: 497 Konum: konu mu? ne konusu, ne alaka şimdi :))))  |
Tarih: Cmt Ekm 06, 2007 6:46 pm Mesaj konusu: |
 |
|
| TegMen yazmış: |
| sneakymfe yazmış: |
Türban=Başörtü
Din=Kurallar dahilinde özgürlük
Bu mu özgürlük bu mu laiklik  |
Türban= Hiristiyan rahibelerden müslümanlara gecen bir çarsaf...
Başörtü=Türk geleneklerinde islamdan öncede var olan örtü...
Din= gösterişten uzak ve yanlız Allah ile kul arasında ki inanç...
Özgürlük= sınırları belli olan istediğini yapabilme rahatlığı...
Laiklik= Din ve devlet işlerinin ayrılması. Kamusal alanda devletin hakimiyetinde, kontrolünde olan yerlerde türbanın yasak olması. |
türban=başörtü
Başörtü=Dini inanç gereği başa örtülen bir çeşit kumaş ( zorlamayın )
gösterişten uzak demişsiniz;
dini mecburiyetlere gösteriş demeniz ilginç
din; yalnız Allah ile kul arasındaki inanç değildir! ( daha doğrusu sizin bahsettiğiniz şekilde değil. bundan işinize gelen anlamları çıkarıyorsunuz )
nitekim inandığınızı bildirmezseniz inanıyor sayılmazsınız bile.
din bu kadar basit değildir!
dinin yalnız Allah ile kul arasında olduğu düşüncesi;
bi türlü yapılmayan ibadetleri
" Allah ile bizim aramızda; biz hallettik! sizin görmemeniz; benim yapmadığım anlamına gelmez "
büyük yalanıyla kendini rahatlatma çabasından öte bir şey değildir!
nitekim birtakım farz ibadetleri sergilemek; Allah'ın isteğidir.
farz ibadet sakınılmaz.
gösterişle de karıştırmayın lütfen... _________________ kimvurduya gitmesin; aşkıma ses ver..
uçarı değilim; kadir bilirim... |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
gerçek aydın Koşan-Umut Vaad Eden Demokrat (Puanı:40)

Kayıt: 02 Eyl 2007 Mesajlar: 143
 |
Tarih: Cmt Ekm 06, 2007 7:44 pm Mesaj konusu: |
 |
|
| TegMen yazmış: |
Laiklik= Din ve devlet işlerinin ayrılması. Kamusal alanda devletin hakimiyetinde, kontrolünde olan yerlerde türbanın yasak olması. [/b] |
vay be!
laiklik kamusal alanda türbanın yasak olması demekmiş
peki bu neden bir tek Türkiye'de geçerli!
ey teğmen!
unuttunuz heralde..
laiklik din ve devlet işlerinin ayrılması demektir, doğru demişsiniz ama laiklik aynı zamanda vatandaşlara dinini inancını yaşama özgürlüğünü de verir. eğer bu gerçek bir laiklikse!
yani kimseye başörtüsünden dolayı karışılamaz, hakkı engellenemez! |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|
|
 |