 |
 |
Siyaset ve Düşünce Forumu www.siyasetvedusunce.net / www.hukukcugenc.com
|
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:31 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Katedral Esintileri
Ülkemizin ve bölge ülkelerinin günümüzde karşılaştığı en büyük problem emperyalizm. Emperyalizmin amacı: Bölgenin doğal kaynaklarını ve zenginliklerini sömürmek, haçlı hegemonyası kurmak.
Amerika, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 24 ülkenin sınırlarını ve rejimlerini, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi adı altında değiştirme işlemine başladı. Bu işlemin basamakları var. Uzun bir merdivenden derin kuyuya inilecek yavaş yavaş, ağzı kapanan kuyuda yangınlar çıkabilecek.
Yunanistan’da yayınlanan Katimerini gazetesinin haberine göre: Yunan Politik Araştırma ve İletişim Merkezi, ülke genelinde yaklaşık 2 bin kişiyi kapsayan bir kamuoyu araştırması yaptı. Bu araştırmada amaç, sosyal konularda halkın eğilimlerinin belirlenmesi. Sonuçlara bakıldığında, yanıtlar çapıcı. Çünkü insanların kafalarında, Türkiye dahil başka komşu ülkelerle ilgili olumlu düşünceler yok. Kendi egemenlikleri altında olmayan Yunan toprakları biçiminde tanımladıkları bölgeler şunlar: İstanbul, Ege kıyıları, Karadeniz kıyıları, Kıbrıs, güney Arnavutluk, güneybatı Makedonya. Bu bölgelerin, aslında kendi toprakları olduğunu düşünüyorlar.
İstanbul için: Her 100 kişiden 40’ı,
Ege kıyıları için: Her 100 kişiden 37’si,
Karadeniz kıyıları için: Her 100 kişiden 32’si,
Kıbrıs için: Her 100 kişiden 60’ı, kurtarılamayan vatan toprakları ifadesini kullanıyor.
Büyük Yunanistan hayallerinin bitmediği anlaşılıyor. Büyük hayaller, büyük projeler hep gündemde: Büyük İsrail, Büyük Ermenistan, Büyük Britanya gibi … Yeryüzü paylaşılamıyor.
Konu, Türkler ve Türkiye olunca, çoğu ülkenin öfkesi, tahammülsüzlüğü öne çıkıyor. Varlığımız problem oluyor bir anda. Kimi batı ülkelerine göre: Türk ulusu yapay olarak yaratılmıştır. Türk, bir ulusun, bir halkın adı değil, sadece bir dil grubunun adıdır. Zaman içinde, düşmanlığın etkisiyle çok şey söylendi. Vize uygulaması bir aşağılama zaten.
Bugün ABD ve Avrupa ülkeleri toprak bütünlüğümüze saygı duymuyorlar. Haritalar üzerinde vatanımızı bölüp, toplantılarda kısmen Kürdistan, kısmen Ermenistan olarak sunuyorlar. Türkiye, hiç bir zaman, hiç bir ülkenin bir karış toprağını istemedi. Fakat 1984 yılından bu yana dış destekli, yoğun terör saldırılarına maruz bırakıldık.
Yunan basını, arada incelendiğinde, dikkate değer görüşler göze çarpıyor. Yunanlılara göre: Fener Patrikhanesi ( İstanbul Rum Başpiskoposluğu ), Türkiye dışında kendisine idari yetki açısından bağlı kiliseler bulunması nedeniyle uluslar arası bir sivil toplum örgütüdür.
Bilindiği gibi, Osmanlı döneminden bu yana İstanbul’da bulunan Patrikhane, 1923 Lozan Barış Konferansı sürecinde bizzat Atatürk tarafından Türkiye’den gönderilmek istendi. Patrikhanenin İstanbul’da kalabilme koşulu, idari ve siyasi yetkilerinden arındırılmış, bu yetkilerini kesinlikle bırakmış olarak, Ortodoks Hıristiyan gayri müslimlerin ( Rumlar ) sadece dini, ruhani yani ilahi konularıyla ilgilenmek. Statüsü, dini inançlarla sınırlanmıştı. Atatürk ayrıca, Mason Localarının da kapatılması için emir vermişti daha sonraki zamanlarda. Çünkü locaların, kökü dışarıda ve tehlikeli bir yapılanma olduğunu biliyordu.
Bugün, Evrensel Patrik, Evrensel Patrikhane unvanları Yunanlılar ve Batılılar tarafından ısrarla, her yerde kullanılıyor. Biz, bu sözde unvanları - makamları hukuken tanımadık, tanımıyoruz. Lozan Konferansının ardından Atatürk, Patrik terimini hiç kullanmamış, yeri geldiğinde Başpapaz sözcüğüyle hitap etmiştir.
Yunan devleti, bütçesinden her yıl severek, Patrikhaneye yaklaşık 12 milyon Euro ( 4 milyar drahmi civarında ) yardım ayırmakta. Bu arada, Amerika’da yaşayan büyük servet sahibi Helenler de, Patrikhaneye gönüllü maddi yardımlarda bulunuyorlar. Ofikialon adlı dini bir derneğe üye olan zengin işadamları, maddi desteklerini bu kanaldan sürekli Fener’e ulaştırıyorlar. Dernek, Bizans döneminden bu yana faaliyetlerini eksiksiz sürdürüyor. Üyeleri, yüksek mevki sahibi insanlar. İşadamları, hakimler, profesörler ağırlıkta.
Günümüzde, İstanbul Rum Başpiskoposu Bartholomeos, Lozan’da varılan mutabakata aykırı davranışlarda bulunmakta, idari yetkinin ötesinde, önemli bir siyaset adamı gibi devlet başkanlarıyla ilişkilerde bulunup onlarla ortak hareket etmektedir.
Türkiye Cumhuriyetinin Diyanet İşleri Başkanı böyle rahat hareket edebilir mi ? Hayır. Bu ölçülerde kabul görür mü ? Hayır.
Bartholomeos, Patrik, Yeni Roma Evrensel Patriği gibi unvanları kullanarak dünyanın dört bir yanındaki Ortodoks kiliseleri üzerindeki egemenliğini, Türkiye resmen ve hukuken tanımasa da kullanmaya, etkisini arttırmaya uğraşıyor. Hayali şu: Türkiye, günün birinde Avrupa Birliğine üye olduğunda, diğer üye devletlerde bulunan Ortodoks Hıristiyan toplumların da dini lideri olmak. Başka bir ifadeyle: Yeni Roma Ekümenik Patriği ( Ortodoks Hıristiyanların Halifesi ).
Sınırlarımız içinde böyle bir çarpıklığa katlanıyoruz, başka çarpıklıklara katlandığımız gibi. Çünkü teraziyi elimizden almışlar. Bugün, PKK konusunda da belirleyici hassas terazi İngiltere ve Amerika’nın elinde.
Atina’da yayınlanan, To Vima gazetesindeki bir inceleme yazısında şu cümleler yer almakta: İstanbul’un 15. yüzyılda Fatih tarafından alınmasından sonra Patrikhanenin de şanı son bulmuştur. Fakat her şeye rağmen Türkler, Ortodoksluğa saygı göstererek, Patrikhaneye ve Patriğe imtiyazlar tanıdılar. Türkler, Patriğin bir milletin lideri olduğunu kabul ediyorlardı ve bu nedenle bir dizi özel imtiyazlar tanımışlardı. İzmir’de yaşanan son felaketin ardından Lozan Belgesi imzalanınca, Evrensel Patrikhane eski günlerindeki şanını yitirerek, basit dini bir dernek olarak tanımlandı ve imtiyazları iptal edildi. Patrikhanenin Türkiye devletiyle ilişkileri valilik düzeyine indirildi. Karşılıklı mübadele ile Patrikhanenin cemaati, mürit sayısı önemli ölçüde azaldı. Bizans’ın parlak tarihinden geriye ne kaldı ? Türkiye, Patrikhaneyi Tüzel Kişi olarak tanımıyor ( yasa ile tek kişi sayılan topluluk ). Türkler, Küçük Asya felaketinin ardından sürekli olarak Evrensel Patrikhanenin ve Patriğin yüce itibarını zedeleme, İstanbul’dan kovma amacını gütmüşlerdir. Tam anlamıyla bir Yunan kurumu olan Patrikhane evrensellik niteliğini kaybedecek olursa Yunanistan Başpiskoposluğu bundan çok zararlı çıkacaktır. İstanbul evrensellik niteliğini kaybederse bu nitelik Moskova’ya geçebilir ve Yunanistan Başpiskoposu diğer ülkelerdeki sıradan başpiskoposlar arasına girer. Bunu istemiyoruz.
Herkesin çok şey yapmak istediği ortada. Asıl önemli ve üzücü olan: Gücünü güçsüzler üzerinde kullanan onursuz, doyumsuz ülkelere karşı bir yaptırım planı oluşturulamıyor.
Yarınlar ne getirir, birlikte göreceğiz. Başımızın ağrıyacağı kesin.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:11 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:31 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Otoritenin Karakteri
Geleceğe bakarken tarihi de bilmek zorundayız. Tarihte yaşananları doğru kaynaklardan öğrenmemiz ve dikkatlice yorumlamamız gerekiyor. Kendi tarihinin ve dünya tarihinin bütün yaşanmış olayları, detayları uygar insanın dağarcığında bir zenginliktir.
Geçmişte halka dost görünen bazı yöneticilerin, özellikle diktatörlerin; ateşli konuşmaları, dinleyenler üzerinde şok, sarsıcı etki, yanıltma, kışkırtma, sindirme, korku ve tedirginlik oluşturmuştur. Bilinçli yapılan ve halkın duygularına çengeller saplayan tehlikeli propagandalar ağır sonuçlar doğurmuştur.
Psikolojik mücadele aracı olarak, 1917 yılından itibaren Sovyet Rusya, 1933 yılından itibaren Nazi Almanyası gibi tek parti devletlerinin resmi terminolojilerinde, çekinilmeden sert, keskin propagandalar yapıldığını görüyoruz.
Dünyadaki bütün devletlerin az ya da çok uyguladığı gibi, ikinci dünya savaşı öncesi, yönetimlerde bulunan diktatörler, kitlelere yalnızca sıradan mesajlar yöneltmemişlerdir. Mesajlardaki içerik, toplumun değişik gruplarının beklentilerini, çıkarlarını kucaklayacak biçimde farklı yani güçlüdür. Örneğin: Almanya’da orta sınıfa Bolşevizmin yok edileceği sözü, işçi sınıfına el emeğinin yüceltileceği sözü, işsizliğin sona erdirileceği sözü, kadınlara mistik bir saygınlık kazandırılacağı sözü ( oysa uygulamada kadın, evlilik ve annelik alanlarıyla sınırlandırılmıştır ). Yöneticilerin verdikleri bu sözleri, hem ideolojik tutarlılığın hem de ulusal birliğin korunmasına yardımcı oldukları için uyarıcı ilaçlara benzetebiliriz.
Adolf Hitler, toplumun karşısında sergilediği görüntüler konusunda oldukça titiz davranmıştır. Almanya’daki büyük mitingler, onun kutsal mesajlarını iletmek üzere yükselen, halkın iradesini haykıran, tanrısal bir imajla yeryüzünü düzene sokacak gerçek ve en güçlü lider olduğu gibi bir inancı yıldırım hızıyla geliştirmiştir.
Hitler ünlü konuşmalarının birinde şöyle diyor: İnsanlık her şeyini savaşa borçludur. Yirmi beş yıldan uzun süren bir barış ulus üzerinde büyük yıkım yaratır. Bunu rahatlıkla söyleyebilen bir insanın hangi pencereden baktığı, nasıl bir mantık taşıdığı ortada.
Hitler 9 Kasım 1923’te gerçekleştirdiği başarısız darbe girişiminden sonra Landsberg Kalesi’ne hapsediliyor. Burada yazdığı Mein Kampf ( Kavgam ) isimli kitabında, bir liderin, sadece açıklamalar ve direktiflerle yandaş kazanamayacağını, bunların kitleleri hiç bir zaman harekete geçirmediğini belirterek şöyle diyor: Kitlelere ilham veren her zaman bir tür kendini adayıştır ve harekete geçiren de genellikle bir tür histeridir.
Bilindiği gibi Almanya, harekete geçen bir yanardağ gibi hızla ve kararlılıkla, ( 1939 - 1940 yılı ) Çekoslovakya’yı ilhak etmiş, ardından Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda ve Fransa’yı işgal etmiştir.
1933 yılbaşında İsa’nın doğumunu canlandıran bir tiyatro oyununda Nazi Partisi militanları: Tanrı en kötü zamanımızda bize bir kurtarıcı yolladı. Führerimiz ve Partimiz kusursuzdur demişlerdir.
1934 Nasyonal Sosyalist Parti Kongresinin filme alınması propaganda amaçlıydı. Filme, İradenin Zaferi ismi verilmişti. Çekim ekibi, teknik detaylarda ve askeri tasarımlarda yardım eden 37 SS subayı ile birlikte 135 kişiden oluşuyordu.
Naziler, modern varoluşun neden olduğu karmaşaların ve yabancılaşmanın yerine, ırkçılığa dayanan kültürün değişmez değerlerini koyacaklarını belirtmişler, tarihçilerin palingenetic olarak adlandırdıkları yeniden doğuş ya da ruhsal yenilenme fikirlerini harekete geçiren ütopik bir atmosfer yaratmışlardır. Fakat yürütülen propagandalar, gelecekle yeni bir bağlantı kurma ve yeniden doğma planlarının ancak bir yok etme sürecindeki acımasız eylemlerle gerçekleşebileceği fikrini dayatmıştır.
Naziler, zor kullanarak politik kurallara uyulmasını sağlamaya çalışmışlardır. Basın - yayın alanında, eğitim ve sanat kurumlarında politik açıdan kuşkulu görülen ya da saf ırktan olmayan kişiler dışlanmış, hakarete uğramış, işten atılmıştır.
Almanya Propaganda Bakanı Josef Goebbels başkanlığında Ulusal Kültür Senatosu ( Reichskulturkammer ) kurulmuştur. Bu kurum, müzik, görsel sanatlar, edebiyat, tiyatro, basın, radyo ve sinema olmak üzere yedi ayrı bölümde çalışmalar yürütmüştür. Kuruma alınan sanatçılarda, ırksal ve ideolojik uygunluk aranmıştır. Bu dönemde çok sayıda sanatçının Almanya’yı terk etmesine ve ülke içinde sürgünde olmasına rağmen, 1935 yılında Ulusal Kültür Senatosuna: 15.000 mimar, 14.300 ressam, 2.900 heykeltraş, 6.000 tasarımcı kabul edilmiştir. Yaklaşık 100.000 sanatçının katılımı olmuştur. Bu sanatçıların tümü muhafazakar, iktidarın suyunda giden, demokrat olmayan insanlardır. Yaşam tarzları Nazizmin eylem anlayışıyla ortaktır.
1934 yılında bir parti sözcüsünün ifadesiyle Nazizmin amacı: Her şeyden önce tek bir ruhtan doğan, her yerde aynı olan ve tek bir merkezden sosyal yaşamın tüm alanlarına yayılan Alman ırkının yeniden düzenlenmesidir.
Ütopik bir dünya yaratıp, o dünyaya uygun seçkin, daha doğrusu robot insanlar üretmek … Oysa her zaman tek bir dünya var insanoğlu için ve ırkların birbirlerine karşı üstünlüğü düşünülemez. Yaşayan her insan eşit haklara ve özgürlüklere sahiptir.
1940 yılında Nazi yönetiminden kaçmaya çalışırken intihar eden yazar Walter Benjamin’e göre: Nasyonal Sosyalizm işçi sınıfına haklarını değil, sadece kendisini ifade etme şansını veriyor. Benjamin, değer, şiddet ve ölüm saplantılarından oluşan iç dinamikleriyle bu rejimin ancak savaş alanlarında sonlanabileceğini söylüyor.
Örgütlü direniş olanaklarının çok kısıtlı olmasına rağmen, elbette ki Nazi inançlarına, uygulamalarına katılmayan milyonlarca aydın insan vardı. Nazi Partisinin gerçek, dürüst bir seçim çoğunluğunu elde etmediği bilinmektedir.
Bu arada kendilerine Avrupa’nın yeni imparatorları görünümü veren Hitler ve Mussolini, Roma İmparatorluğu’na ait mimari çizgilerden de yararlanmışlardır.
Bir konuşmasında İtalyan lider Mussolini: Ben bir devlet adamı değil, çılgın bir şairim diyor. Ne anlamlı bir itiraf … Ne büyük bir çelişki …
1930 yılında sanatın Stalin tarafından resmi Sovyet düşüncesi boyunduruğuna sokulmaya çalışılması gibi aynı sıralarda Hitler rejimi de özgür sanat topluluklarını dağıtmış ve bunların yerine devletle bütünleşen organizasyonlar kurmuştur. Sovyetler Birliğinde 1932 yılından itibaren özgün üretimleriyle bilinen bağımsız sanat topluluklarının çalışmaları yasaklanmıştır.
Dayatmacı Stalinist kültürün en güçlü simgesi ve en büyük kahramanı elbette Stalin’in kendisidir. Marksist düşüncede bir liderlik tutkusu ya da bir liderlik hastalığı bulunmasa da Stalin’in başarılarına ve özelliklerine saygı duyulmasını sağlamak üzere, ölçüleri ve aşırılığı Hitler ve Mussolini’ninkine benzeyen kurtarıcı bir lider imajı yaratılmıştır. Oysa Lenin sağlığında kendisinin bir kahramana dönüştürülmesine hep karşı çıkmış, kahramanlığın getireceği elitizm ve bireycilikten nefret etmiştir. Devrimci Ahlakın ilkelerinden ayrılmamıştır. Lenin’in bir aziz ya da ilahi güç seviyesine yükseltilmesi 1924 yılında ölümünün ardından gerçekleştirilmiştir. Bu çabalar daha çok Lenin’in gölgesinde kendi baskıcı konumunu haklı göstermeye çalışan Stalin tarafından teşvik edilmiştir.
O dönemin eserlerini inceleyelim: Birçok resimde Stalin, işçiler, köylüler, askerler ve politikacılarla toplanıp onlara ilgisini, sıcaklığını sunan paylaşımcı, yardımsever bir patrik gibi betimlenmiştir. Örneğin: Aleksandr Gerasimov’a ait bir tabloda yaratılan bu havayı kolayca hissedebiliriz.
Devlet ressamları topluluğunda Stalin’i resmetmek tehlikeli bir işti. Çünkü o dönemde Stalin’in politik yoldaşları, sekreterleri ve korumaları gibi ona yakın çalışan insanlar sık sık kayboluyorlar, bazıları tutuklanıp idam ediliyorlardı. Stalin’in paranoyak kaprisleri nedeniyle gizlice öldürttüğü insanlar çoktu.
Stalin abartılı ve kurgusal biyografilerle gençliğinde yaşadığı maceraları anlatan yazılar yazılmasından hoşlanıyordu. Bazı yazılarda Lenin’le yakın arkadaş olduğu belirtiliyordu. Bugün, değişik kanıtlardan, Lenin’in Stalin’e hiç güvenmediğini ve kişi olarak da sevmediğini anlıyoruz. Stalin tüm Eski Bolşeviklerden ve devrime katılanlardan korkmuş, inançlı ve onurlu devrimciler üzerinde sürekli - sıkı bir denetim kurmuştur.
1953 yılında Stalin’in ölümünden sonra kültürel denetim biraz hafifletilmiştir. 1956 yılında Nikita Kruşçev, Parti kongresinin kapalı oturumunda Stalin’i resmen kınamış ve geçmişte yapılan özellikle Stalin’i tasvir eden binlerce sanat eseri imha edilmiş, depolara kaldırılmış, sanat tarihi kitaplarından çıkarılmıştır. Stalin’in aşırı derecede kendini yüceltme özellikleri mirasçılarında görülmese de Sovyet işçilerinin kahramanlaştırılması Toplumcu Gerçekçiliğin temel ilkesi olmaya devam etmiştir. Sanatçılar çalışmalarını resmi çerçevenin dışında sergilemeye çalıştığında genellikle polis baskısıyla karşılaşmıştır. Bu gerçeklerden varılan sonuç: Militarist karakterin sanata doğrudan müdahalesidir.
Çok daha acı, çok daha önemli başka bir olay şudur ( bana göre ): Stalin, gerçekten erdemli, insan sevgisi taşıyan ve kafasında halkı adına kaygıları olan bir lider olsaydı, kendisine üç kez getirilen, güvenlikle ilgili istihbarat raporlarını bir parça olsun ciddiye alırdı. Belgelerden anlaşılıyor ki, Almanya’nın yakın bir tarihte, büyük güçle Rusya’ya saldıracağına dair yazılı uyarıları hiç önemsememiş, yırtıp atmıştır. 1941 yılında Alman ordusu Sovyetler Birliğini işgale başlayıp Moskova önlerine ulaştığında, Stalin durduramadığı düşmanın gücünün zayıflatılması için İngiltere’den: Derhal Batı Avrupa’da ikinci bir cephenin açılmasını sağlamalarını istemiştir. Çünkü bunalmış, sıkışmıştır. Winston Churchill ile Sovyetlerin kritik durumunu görüşmüştür ki İngiltere dostu değildir, olamaz. Durum çok kötüdür. Çünkü Hitler, Sovyetler Birliğinin tamamını almak, dolayısıyla dünya haritasından silmek, doğudaki tahıl stoklarını ve petrol kaynaklarını ele geçirmek üzere geliyordu.
Sonuçta müttefik güçlerinin 1944’te Normandiya çıkarmasıyla büyük Alman çemberi kırılmıştır ve 1945’te Almanya teslim olmuştur. Bu arada Stalin 1953 yılında her insan gibi dünyaya veda etmiştir ama milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olarak … Diğer ülkelerdeki sadist meslektaşlarının, yani aynı yolun yolcularının sonları da, o sevdikleri ve haz aldıkları şiddet rüzgarlarının içinde gerçekleşmiştir.
Onlar ( Hitler - Mussolini - Stalin ) iktidarlarında, yaşamı değil, ölümü savundular, ölümü yaşattılar. Komplekslerini, hayallerini tatmin ettiler. Zavallılıklarını, duygusuzluklarını örtmek için güç gösterilerine gereksinimleri vardı. Belki onları anlamamız gerekiyor ama hasta ruhlarının bedellerini masum insanlara ödettikleri için ve bilinçli tercihleriyle yeryüzündeki doğayı kirlettikleri için asla bağışlanamazlar … Liderlik özellikleri taşımadıkları ve liderliğe yakışmadıkları halde zirvelere tırmanabilmişler, otorite kurabilmişler, kendi halklarını ezmişlerdir. Şimdi dünyada yoklar. Aynı işleri farklı yöntemlerle yürüten başkaları var …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:14 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:32 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Sahte Sanatçılar
Sanat; güzelliğe ve özgürlüğe ulaşmayı amaçlayan önemli bir alan. Sanata dayalı maddi kazanç elde etme planları ya da sanatın paralelinde çürümüş fikirler öne çıkarıldığında, basit bir eylem olur ki; yok olmaya mahkumdur.
Sanat nedir, sanatçı kimdir soruları hep yazılır, çizilir, karşımıza çıkar. Bu iki kavramı doğru algılamak zorundayız.
Son zamanlarda, medyanın, sanatçı diye sunduğu bazı tiplerin davranışları, özellikle gençlerimizi olumsuz etkilediği gibi, sanata da büyük saygısızlıklar yapılıyor.
Bir insanın, sanatçı kimliğini kazanması: Dünyasındaki güneşlere, yüreğinde kaynayan duygulara, yani özgün üretimlerine bağlı. Daha açık ifadeyle: Sanatla profesyonelce uğraşanlar; özel bir belge sağlamak için makamlara, otoritelere gereksinim duymazlar. Alınan eğitim elbette, insanda varolan genetik temelin üzerine yapıların kurulmasına yardımcı. Fakat yalnızca diploma, yalnızca gösterişli yapılar, sanatçıya dair kanıtlar değil.
Gerçek sanatçı, ödül beklentileriyle, para kaygılarıyla yaşamaz. Yetenekleriyle, çabalarıyla kendini yaratır ve gerçekleştirir. Ateşlerde yanar, sularda boğulur, kasırgalarda sürüklenir. Ölümü masaya yatırır. Yarı aç - yarı tok yaşayabilir. Doğayla, isyan etmeden hesaplaşır.
Ülkemizde ne yazık ki karakterleri tartışmalı, çok sayıda kompleksli insan, arkasına karanlık insanları da alarak, kendini sanatçı göstermeye çalışmakta, basını, iletişim araçlarını işgal etmekte. Elbette basın özgür ama o özgürlük: Başkalarını incitmeye, başkalarının değerlerine saldırmaya, başkalarına zorla gözlükler takmaya çalışıyorsa, bunu durdurmak için yaptırımlar gündeme gelmeli.
Ulusal kültürümüze gizlice dinamitler bırakılıyor ve yeni kuşaklar önlerine açılan yeni yollardan yürümeyi tercih ediyorlar. Alkol ve uyuşturucu tüketimi gün geçtikçe artıyor. Vücudunu, çevresini zehirleyenlerin sayısı artıyor. Küçük nedenlere bağlı işlenen büyük suçların sayısı artıyor. İlk çağlarda, mağaralarda yaşanmış ama hala yaşanan, vahşi olaylara tanık olmaktayız. Acil önlemler konusunda resmi kurumları ve politikacıları uyarmalıyız.
Gerçek bir sanatçı, ekrandan, sadece kendini bağlayan, çok özel konularda, milyonlarca insana hitap edemez. Onların birbirlerini aldatmaları, onların gece hayatları, onların sapık yaşam biçimleri, onların hangi bardan saat kaçta çıktıkları, vücutlarının nerelerine silikon taktırdıkları, vücutlarının nerelerinde yağlar biriktiği; halkımıza eğlence, magazin adı altında sunuluyor. Bu tür programlar, halka haber değil, hakaret ama o kadar ince ve masum biçimde veriliyor ki, çoğunlukla ilgi görüyor. Zayıf kişilikli insanlar etkilenip örnek alıyor. Sonuçta, medya gruplarının etkileme ve yanıltma yöntemleri başarılı oluyor. Çünkü televizyonun doğrudan bir anlatım gücü ve çabukluğu var. Cinsellik de eklenince, hazırlanan tablo gözlerde kalmıyor, acil müdahalede hastalara takılan bir serum gibi kana karışıyor, böylece hafızalara uzun çiviler çakılmış oluyor.
1970 ’li yıllarda Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürü İsmail Cem’in unutamadığım bir uygulaması vardı. Bugün orta yaşa gelenlerin anımsayacakları üzere; dünyanın en önemli klasik eserleri, ünlü yayın kurumu BBC’den satın alınarak çevirileri yapılmış ve gün aşırı, dönemin tek kanal televizyonundan yayınlanmıştı. Görüntünün siyah - beyaz olması, sanki filmleri daha çekici kılıyordu. Olaylar ve diyaloglar, izleyicilerin bütün güzel duygularını harekete geçiriyordu. Ağır koşullarda direnen, yoksul - onurlu insanların öykülerini nefes almadan izliyorduk. Aşık olan insanların yüreklerinde yolculuk yaparken, inanılmaz dostluk, fedakarlık örneklerini görebiliyorduk.
Türkiye’de konu açıldığında; beş kişiden dördü, anında: Ben de şiir yazıyorum, benim de çok güzel şiirlerim var, kitabımı nerede bastırabilirim acaba diyor ? Bence, yazılanların güzel olduğuna karar verecek olan, yazarın iyi bir çizgide gittiğini belirtecek olan: Edebiyat fakültelerinde saçlarını ağartmış, gözleri çok yorgun fakat yüreği hala çok genç öğretim üyeleridir. Örneğin: Ege Üniversitesinden Prof. Dr. Gertrude Durusoy Hanımefendi. Fırsat buldukça kendisine dosyamı götürür, eleştirilerini beklerdim.
Kişi nasıl olur da kendi amatör üretiminin güzel olduğuna inanır, karar verir ? Kişiyi geriye götüren bir iyimserlik … Önemli basamakları geçmeden, kafaca özgürlüğe ulaşmadan kalemi eline alanın, sevgilisiyle arasında geçen tartışmayı anlatması; şiir değildir. Sanat hiç değildir. Kumdan kaleler yaparsanız; yağmurla birlikte başlangıç noktasına dönersiniz.
Edebi boyutta yerini bulan bir şiiri inceleyelim: Başlık, sözcükler ve onlara yüklenen elektrik, imgeler, benzetmeler, giriş çıkış dizeleri gibi tüm özellikler uyumlu biçimde kullanılmıştır yazarı tarafından. Okuduğumuzda, içinde kendimizi bulduğumuz şiirler vardır. Çünkü aynı duygular bizde de mevcuttur.
Bir metindeki iç enerji: Düşündürücü, ağlatıcı, kanatıcı, kışkırtıcı olabilir. Okunduğunda yüreğe akanlar; gerçek uyarıcılardır. Sözcükler aracılığıyla oluşan bu motivasyon, kişinin yaşama sevincini, sevme yeteneğini yanardağ gibi patlatabilir.
Edebiyat ve resim, yaşamın önemli aynaları …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:16 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:32 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Kör Işıklar
Her insan, aydınlanmayla ilgili, kişisel ifade biçimleri, özgün anlayışlar ortaya koyabilir. Çünkü her insan, değişik etkiler altında, değişik boyutlardaki pencerelerden bakıyor. Görüyor ya da göremiyor.
Kimileri, derin kuyunun içinde mutlu olduğunu sanıyor ve o bulunduğu noktayı aydınlanmış kabul ediyor. Kimileri, gelen ışıktan çok rahatsız. Kimileri, aydın kimliği altında vatan hainliği yapıyor. Kalemini satanlar, geçmişine tecavüz edenler, maddi kazanç uğruna ruhunu terk edenler …
Yukarıdan bakmayı seven, çevresindeki yoksulları görmezden gelip sürekli ülkenin yoksulluğunu anlatmaktan hoşlanan, makyajlı, klasik ezbercilere tanık oluyoruz zaman zaman. Devletin hastalıklarını, toplumun kurtuluşunu, içki masalarında, müzik eşliğinde belirlemeyi seviyorlar. Farklılık kabul ediyorlar bu alışkanlıklarını.
Bir kandırmacadır gidiyor, büyük güneşi izlemek adına.
Duyarlı insanlara da üzülmek düşüyor.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz – çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:14 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:33 pm Mesaj konusu: |
 |
|
AYDIN İNSAN KİME DENİR ( özetle )
Doğmatik duygulardan kurtulmuş ya da kalıtsal olarak bu yapıda olmayan,
kendisi uygulasa da uygulamasa da yeniliklere açık olan,
bir sorunun nedenlerini araştıran,
bilgi toplayan,
öğrendiklerini çevresine yaymaya çalışan,
düşüncelerini her koşulda özgürce savunan,
baskıcı ve çıkarcı idari sistemlere uygarca ve cesurca karşı koyabilen,
erdemlerden yoksun egemen güçlere direnebilen,
toplumun çıkarları için kendi çıkarlarından ödün verebilen,
keşfettiği kaynaklardan edindiği bilgilerle doğru varsayımlar oluşturarak yargıda bulunabilen,
yeni bilgilerin ışığında, kazanmış olduğu eski ya da yanlış düşüncelerini, tavırlarını değiştirebilen,
insanların psikolojik özelliklerine, iç dünyalarına, duygularına ve özel yaşam biçimlerine hoşgörülü yaklaşabilen,
doğadaki tüm varlıkların fiziksel ve ruhsal alanlarını incitmeksizin onlarla sıcak diyaloglar kurabilen insan: Aydındır.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:15 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:34 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Çıplak Noktalar
Bir çok şeyi yeniden sorgulamalıyım: Yaşamayı, dostlarımı, akan göz yaşlarımı. Kalemi alıp yazacağım sırada, zamanın gerçekten doğru olup olmadığını düşünmek ve en dinamik sözcükleri seçmek, yararlı bir yöntem olabilir belki. Büyük bardakla çay alayım önce.
Yaz sıcağından yakınmak yerine, yeşilin tonlarını daha dikkatli incelemeliyim. Sonbaharla zaten sık buluşuyorum.
Sezgiler, deneyimler, insanı sıkıca kucaklayıp başka dünyalara götürüyor. Fakat oralarda da sürüp gitmekte olan sıkıntılar, gerilimler var. İnsan, duygularının yörüngesinde kanatlarını onarmadan inişe geçebiliyor, kasırgayla sürüklenebiliyor ya da hassas zeminlerdeki yeni bir canlı türü gibi, yalnızlığını daha yoğun yaşayabiliyor.
Yaşam yolculuğunda, bize ait olduğunu sandığımız şeyler, zaman içinde, bizi terk edecekler ya da biz onları terk edeceğiz. Gelip geçici bir mekanda yaşadığımızın kanıtı bu. Günün birinde, artık sevdiklerimizle paylaştığımız bu yaşantımızdan kopup ayrıldığımızda, iletişim kurduğumuz varlıkların yüreklerinde, düşünce ve sevgi adına bir şeyler bırakabilmeyi başarabiliriz. Aslında, o varlıkları tüm derinlikleriyle tanımamız gerekmez. Bir varlıkla, sadece bir kez karşılaşıp, onu bir daha göremeyebiliriz. Fakat doğal titreşimlerin, iki varlık arasında gidip gelmesiyle, o an hoş bir sıcaklığı yüreğimizde hissedebiliriz.
Yaşamımızı sevsek de, sevmesek de: Kendimizi anlamak ve yaşamaktan keyif almak için bazı nedenlere sahibiz. Hissetmek, üretmek zorundayız. Görmek için bakmak, gerçekten anlamak, kavramak, öğrenmek, yanılmak ve tekrar öğrenmek. Fakat, bilgilerimizin ve deneyimlerimizin geniş koleksiyonunu yani özgün dağarcığımızı, egomuzun gösterisine dönüştürmeden gelişmek.
Okuduğum bazı bilgiler, çarpıcı, donup kalıyorum. Tarih boyunca yaşamış, aykırı ve saldırgan kralları, diktatörleri düşünüyorum. Kimler gelmiş, kimler geçmiş derler ya. Kimileri, kendini Tanrı sanıyormuş. Yaşamın kısalığında, ne ağır hastalık, ne büyük zavallılık …
Dünyanın konumu, çok belirgin. Özgür değil her şeyden önce. Kurallar, yasalar çerçevesinde hareket ediyor. Yaşamın sürekliliği için, hep güneş sisteminde kalmak zorunda. Uzayın büyüklüğünde, küçücük bir nokta.
Evrenin oluşumuyla ilgili teorilerden biri olan, Big - Bang ( büyük patlama ) teorisinin, deney ve gözlemlere dayanılarak, artık uzmanlarca kabul edildiğini biliyoruz.
1978 yılına kadar sürdürdükleri çalışmalar sonucu Nobel Ödülü alan, Penzias - Wilson’a göre: Başlangıçta, yani saniyenin trilyon kere trilyonda biri sonra, Evrenin yoğunluğu, yani bir santimetreküp evrenin ağırlığı, trilyon kere trilyon kere trilyon kilogram idi. O andaki ısı ise, 1 trilyon dereceyi buluyordu. Bu ortam, yalnızca rakamlarla tanımlanabilir, bugün düşünebileceğimiz herhangi bir olaya benzetilemez ve bilinen bir fizik kuramı ile açıklanamaz. Başlangıçtan 0, 00001 saniye sonra, uzayda önemli değişiklikler oldu. Bu dönemi de, bugün bildiğimiz fizik ilkeleri ile tanımlama olanağımız yok ama, ısı dengesi gibi bazı ilkelerin geçerliliği ile lepton gibi bazı atom elemanlarının varlığı ileri sürülebilir. En önemlisi: Zaman oldu ve birinci saniyenin sonuna doğru artık fotonlar oluşmaya başladı. O anda Evren bir ışık küresi gibiydi. Isısı, 5 milyar dereceye düştü. Bu ısıda, fotonlar birleşerek elektron - pozitron çiftlerini meydana getirmekteydi fakat yüksek radyasyon nedeniyle tekrar parçalanmaktaydı. Yani henüz madde oluşmamıştı. Atom parçalarının her birleşme çabası, yoğun radyasyon tarafından bozulmaktaydı. Birinci saniye dolduktan, üçüncü dakikanın sonuna kadar önemli bir değişiklik olmadı. Madde parçacıkları, ancak üçüncü dakikadan sonra oluştu …
Ne kadar ilginç ve hayret uyandırıcı bir açıklama.
Zaman, insanı, geleceğe doğru taşırken, yani yaşlandırırken, öncelikli kabul edilen şeyler, kaçınılmaz olarak değişime uğruyor. Fakat insan, belirli konular etrafında dolaşıyor hep. En anlamlı şey: İnsanın ilişkileri. Bebeklikten başlayan, ölümüne değin sürdürdüğü, iletişim diye tanımladığımız olgu. Her zaman, diğer varlıklarla iletişim halindeyiz. Çünkü aramızda asla vazgeçilemez bağlar var.
Birileri, bizim için bir şeyler yapıyor ve biz de, birileri için başka şeyler yapıyoruz. Birlikte, karşılıklı iletişim ağları oluşturuyoruz. Yaşamımızın değerini yükselten, bizi yaşama bağlayan, yakınımızdaki ya da uzağımızdaki etkileşimler oluyor. Aşkımız, inançlarımız ve sevdiklerimiz uğruna, kendimizden bir şeyler verip, kendilerinden bir şeyler aldığımız, yani ince paylaşımlar içinde olduğumuz varlıklar olmasaydı, yaşamımızın anlamı, değeri çok azalırdı. Birileri hafızamızın köşesine kendi özel ismini yazdırıyor. Bize bir şeyler katıyor. Sonuçta, paylaşılan pozitif enerjiler yok olup gitmiyor, çoğalarak geri dönüyor.
Yaşama bağlanırken, para, mal, mülk yerine, kalıcı dostlukları, karşılıksız sevmeyi tercih edip, yeteneğimizle doğru - kesin bilgileri keşfettiğimizde: Geçen her saniyenin içinde bile, inşa edebileceğimiz güzellikleri rahatlıkla bulabiliriz. Bu arada, almanın - vermenin zevkini tadabiliriz.
John Rushkin’in bir sözünü anımsadım. Çabalamanın sonunda alınabilecek en büyük ödül, ele geçen kazanç değil, kişinin kendine kattıklarıdır diyor.
Grayson Kirk ise: Eğitimin en önemli işlevi, bireyin kişiliğini geliştirmesi ve yaşamının önemini kendi gözünde yüceltmesidir diyor.
Lisa Nichols’da: Evren düşünceden doğmuştur. İnsanın işi, Evren’e ayak uydurmak ve bunu yaşadığı dünya içinde kutlamaktır diyor.
Büyük, göz kamaştırıcı sahnede: Sevmek, vedalaşmak için uğraşıyoruz. Hep uğraşmışlar ve hep aynı sonuçlar … Süresi dolan göç etmiş.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:16 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:35 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Gri Bulutlar
Kültür Bakanlığı desteğiyle yapımı gerçekleştirilen, Eve Giden Yol isimli film mutlaka izlenmeli.
Bu başarılı filmde: Oyuncularımızın aldıkları rolleri mükemmel canlandırmaları bir yana, doğa ve olayların yaşandığı mekanlar çok hoş. Konular, tarihimizi yansıtıyor. Çekimler, Antakya çevresinde yapılmış: Dönemin gelenekleri, kıyafetleri, konaklar, kervansaraylar, devletin gün geçtikçe kendi otoritesini koruyamaması, tedirginlik, yoksulluk, cephelerdeki son çırpınışlarımız, çöllerde kavrulan insanlarımız izleyiciler açısından gerçekten etkileyici. Ben çok beğendim.
Filmin bütün sahnelerinde tuhaf oldum. Yalnızca gerilmekle kalmadım, oturduğum koltuktan kalkıp gitmek istedim. Gerçekten gitmek istedim. Çünkü görüntüler, konuşmalar, insanın yüreğine saplanan türden. Kaç kez gözlerim doldu. Dedelerimizin, güç koşullarda, inançlarını asla yitirmeden, vatana karşı sorumluluklarını nasıl yerine getirmeye çalıştıklarını görmekle çok duygulandım.
İngiltere, bütün Arap topluluklarını kandırarak, Türklere karşı kışkırtarak, Osmanlı İmparatorluğu adına o bölge topraklarını koruyan askerlerimizin imha edilmelerini sağlıyor. Bir vahşet yaşanıyor.
Çöl ortasında, çemberde direnen birliğimizin, İngilizler ve Arap destekçileri karşısında, ne yazık ki çıkışları yoktu. Su, yiyecek hiç kalmamıştı. Suya ulaşan yol kesilmişti. Kendi kaderimizle baş başa, zamanımızı doldururken, İngiliz General haber gönderip görüşme talebinde bulundu. Talebini kabul ettik. Karşılama ve bakışmalar görülmeye değerdi. İngiliz, silahlı korumalarıyla gelirken, Arap Şeyhi de onun arkasında, gönüllü sekreteri gibi davranıyordu.
Görüşme bizim çadırda, ayakta yapıldı. Sadece bir - iki dakika ve biz, gelenlere kapıyı gösterdik. Çünkü karşı taraf, kendi malzeme üstünlüğüne güvenerek ve bizi küçümseyerek: Silahlarınızı teslim edin, canınızı kurtarın, daha böyle kaç gün dayanabilirsiniz ki dedi ? Sizin intihar edecek merminiz kaldı mı acaba dedi ?
Paşa, koşullar nedeniyle üzgündü fakat ezik, umutsuz değildi. Başı dikti. Düşündü, gezindi. Düşünürken, çadırının önünde nöbet bekleyen askerin yüzüne baktı bir ara, ayakta uyuduğunu gördü. Nöbetçiye sert biçimde: Sıkı dur dedi ama aldığı sesli uyarıyla gözünü açan askerimiz yıkıldı ve oracıkta hemen öldü. Hayatta kalanlarla, son bir hamle yapılması, böylece bir grup insanımızın kurtulması düşünüldü. Bu derhal uygulandı. Düşman çemberi yarılmış oldu.
İngiliz birliklerinin, çöl ortamında kullandıkları değişik silahlardan başka, eski model uçakları vardı. Bu çok önemli. Diledikleri bölgeleri, özellikle içinde asker gönderildiği istihbaratını aldıkları trenlerimizi bombalıyorlardı. Araplar ise, yakaladıkları Türkleri, develerin arkasına bağlayıp yerlerde sürüklüyorlardı.
Çöllerde can pazarı: Din kardeşi olduğu halde sırtımızdan vuranlar, kan ve şiddete doymayanlar, ahlak ve vicdan yoksunluğu, cahillik, insanın yüreğini burkan işkenceler.
Filmin başka sahnesinde: İngiliz General, içindeki düşmanlığını bir türlü yenemediğinden, Selahattin Eyyubi’nin türbesine geldi. Saygısızca içeri girdi. Çizmesini, o değerli komutanın mezarına dayayarak, şöyle dedi ( alaycı, gururlu ve tehdit kokan bir tarzda ): Selahattin, sen izin vermedin ama bak biz yine geldik. ( itici, kompleksli hali hep belirgindi ).
O an kalbimin atışları nasıl hızlandı, anlatamam. Filme iyice yoğunlaşmışım.
Mezar, her şeyin üzerinde bulunan bir makamdır, kime ait olursa olsun. Ölüyle tartışmaya girmek, büyük bir zayıflık ve çok iğrenç bir psikoloji.
İğrenç ötesinin ötesi …
Selahattin Eyyubi (1138 - 1193) bilindiği gibi, tarihte, Haçlı Seferinde oynadığı büyük rol dolayısıyla anılmakta. Filistin’i elde tutmak için Hıristiyanlar’a karşı mücadele etmiş, olağanüstü cesareti nedeniyle, İngiltere Kralı 1. Richard’ın da bulunduğu tüm batı hükümdarlarınca, takdir ve saygı görmüş.
Bunlar geçmişte kalanlar. Önemli olan: İngiltere’nin, uzun vadeli planlarını yaşama geçirmesi. Ortadoğu üzerindeki egemenliği ve halen sürmekte olan denetimi. Zaten çoğu İslam ülkelerinin yöneticilerinin batı hesabına, severek çalıştıkları bilinen bir gerçek.
Günümüzde, artık gizli saklı tarafı kalmayan başka büyük tehlike: Aynı İngiltere, ABD yardımıyla Türkiye’yi parçalamak istemekte, Türkiye’yi bölünmüş gösteren haritalar yayınlamakta. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, etnik ve dini zeminlerde, iç karışıklık çıkarmayı amaçlamakta. Kukla Kürt Devleti ve Ermenistan üzerinden tansiyonumuzu yükselten projeler hazırlamakta.
Canavarlar canlandılar, emrediyorlar ve emirlerinin kabul edileceğini biliyorlar.
Geçtiğimiz aylarlarda, ciddi basın kaynaklarında ve yorum merkezlerinde vurgulandığı üzere: Rusya Genelkurmay Başkanı Yuri Baluyevski önemli bir açıklama yaptı. Rusya’nın, SSCB döneminde ABD ile imzalanan, Kısa ve Orta Menzilli Füzelerin İmhası Anlaşması’ndan tek taraflı olarak vazgeçebileceğini belirtti. Baluyevski: Anlaşmayı kendilerinin tek taraflı geçersiz ilan etmeleri için, ellerinde Washington’a sunabilecekleri çok sayıda kanıt olduğunu söyledi. ABD, füze kalkanı projesine devam etmektedir. Bu sistemlerin Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da kurulmasıyla ilgili hazırlanan planları biliyoruz. Birçok ülke, füzelerini geliştirmeye ve modernleştirmeye çalışıyor. Ancak Rusya, imzaladığı anlaşmaya uyarak bu füzelerin kopyası olmayan teknoloji bilgilerini sildi. Anlaşmadan vazgeçmek için en geçerli neden: Taraflardan birinin diğerine sağlam kanıtlar göstermesidir dedi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise ( Münih Güvenlik Konferansında yaptığı konuşma ): Amerikan yönetiminin, ulusların sınırlarını değiştirmek hedefiyle, kendi sınırlarını aştığını ve bunun dünyadaki istikrarı bozduğunu söyledi.
Putin’in Uyarıları Şunlardı ( özetle ):
1- Bir ülkenin tek başına hareket etmesi dünyada her zaman daha fazla acı getirdi. ABD birden fazla alanda sınırlarını aştığı gibi herkese isteklerini kabul ettirmeye çalışıyor.
2- Hiç bir ülke, kendini güvende hissetmiyor. ABD politikaları dünyada silahlanmayı teşvik ediyor.
3- Irak işgali en son çare olmalıydı.
4- Romanya ve Bulgaristan’a ABD füzeleri yerleştiriliyor.
5- İran yönetimi nükleer çalışmalarının barışçı amaçlı olduğunu açıklıyor. Bu açıklamaların dikkate alınması daha verimli olacaktır.
ABD Savunma Bakanlığı: Günümüzde kimsenin Rusya ile soğuk bir savaş istemediği, Doğu Avrupa’daki füzelerin NATO üyelerini korumaya yönelik oldukları kısa açıklamasını yaptı.
Elbette bu sözler inandırıcı değil.
Savunma Bakanı Gates’in, kısa bir süre önce Temsilciler Meclisi’nde konuşurken, Şer Ekseni içinde saydıkları: İran, Irak, Kuzey Kore gibi ülkelere, Rusya’yı ve Çin’i de eklemesi tepki görmüştü.
Dosyalar kapatılmıyor. Emperyalizm daha çok şeyler dayatacak yoksul halklara. Çünkü şirketler doymadılar.
Bize dönelim: Ufkumuza değil, doğrudan yüreklerimize saldırı var. Dağılmadan yaşamaya, ilerlemeye devam edebiliriz ( ancak şu üç maddeyi benimsediğimizde ): Gücümüze inanarak, birbirimizi gerçekten severek, disiplin içinde çalışarak …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:19 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:35 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Mola
Yazmak, nefes alıp vermek kadar doğal. İnsanı alt üst eden duyguları susturmak güç. Yaşamın gerçekleri, yalnızca düşündürmüyor, acı tohumlar bırakıyor insanın kucağına .
Yeni mevsimin etkisinde, güzellik ve ilham dolu ağaçlara bakıyorum. Sen çöllerinde, ben çöllerimde. Başım dönüyor …
Bulutların buluşmasını izliyorum. Gözlerinden gözlerime süzülen koyu bir hüzün ve hızla çoğalan sabah ışımaları gibi ruhumu kaplayan yalnızlık.
Tırmanabildiğim dağlara işaretler bıraktığım için kendimi kendimle ödüllendirmek istiyorum.
Ağlamadan uçabilen, doğadaki yolunu sorgulayan bir insanın; hayatın gerçek amacını, evrenleri doğuran büyük patlamanın gerekliliğini, beyninin tamamını neden çalıştıramadığını, hayatın neden şiir gibi yaşanmadığını çözmesi asla mümkün değil. Hayatın dayanaklarını, çıkış noktalarını algılaması asla mümkün değil. Fakat insanda üretim ve gelişme zorunlu …
Eksiklerim nedeniyle üzülüyorum. Okumam gereken kitaplar, tanımam gereken insanlar, kuluçkada gibi kafamda dizilen, henüz filizlenmemiş kompozisyonlar. Şiirler, yine zamanından önce saygısızca ortaya çıkıyorlar. Bir odayı boğan fazla mobilyalar, bir tahtayı inciten fazla çiviler gibi …
Şair Ahmet Telli: Su Çürüdü diyor. Çok keskin bir saptama. Değerlerde yozlaşma yaşandığını vurgulamak istediğini sanıyorum. Kendisine soramadım.
Nazım Hikmet ’de diyor ki: En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız. En güzel çocuk henüz büyümedi.
İnsan denen varlık: Doğanın baskısında, kendi anatomisinin uygulayıcısı. Tüm canlılar sürüngen. Olanakları iyi değerlendirerek zamandan intikam almak mümkün. Felsefede geçiyor; Ruhum mümkün olanı tüket demiş bir düşünür.
Yolumda ışık olacak doğru bilgilerin ortalıkta fazla görünmediklerini biliyorum. Yaşayarak öğrenmek, başkalarından dinlemekten ve kitaplardan okumaktan daha yararlı.
Gece bastırdığında uç hayallerim de canlanıyor. Bin yıl uyumalı, sonra uyanmalı. Tehlikeli elbette. Sevdiğin hiç bir şey kalmamış ortada, bütün sistemler değişmiş.
Uzmanlara göre; uyumanın başlıca fonksiyonu, yorgun kasları dinlendirmekten çok, düş görmeyi sağlamakmış ( bilinçaltının rahatlatılması olayı ).
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:20 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:36 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Kavrama Zorunluluğu
Milattan sonra 45 yılında doğup ve 125 yılında ölen, felsefe tarihinde önemli bir yeri olan eski Yunan düşünür ve ahlakçı Plutarkhos diyor ki: Gerçeğin araştırılması, Tanrı’nın isteğidir.
Bilimsel verilere göre: İnsanın gözleriyle algıladıkları, yalnızca ışık aracılığıyla gözlerine yansıyan titreşimlerden ibaret ve bu titreşimler beyni tarafından imgelere dönüştürülüyor. Eğer insanın gözleri daha yüksek frekansları algılayabilecek bir kapasiteye sahip olsaydı baktığında çok farklı bir dünya görebilirdi.
Yerçekiminin etkisiyle ağırlığımızı hissediyoruz ve böylece sabit durabiliyoruz. Dünya adı verilen gezegenin kabuğunda koşuşturuyoruz. Durduğumuz nokta, düz gibi görünse de aslında büyük, topa benzeyen bir cisim. Bu cisim güneşin etrafındaki gezegenlerden biri. Güneş ise yaklaşık yüz milyar yıldızdan oluşan Samanyolu dediğimiz galaksinin kıyılarında dolaşan orta büyüklükte bir yıldız. Samanyolu; mevcut teknoloji cihazlarıyla saptanabilen yaklaşık 200 milyar galaksiden biri. Yani bu 200 milyar galaksi bizim evrenimizi oluşturmakta. Evrenimiz, sonsuzluk içindeki evrenlerden yalnızca bir tanesi.
Sonuçta çok büyük rakamlarla açıklanabilen mükemmel sistemler ve tasarımlar. Yıldızların, renklerin bitmeyen dansları …
Astronotlar dünyayı uzaydan izledikten sonra, çok farklı bir bakış açısı kazandıklarını ve her şeyin anlamının birden değiştiğini ifade etmişlerdir. Demek ki yaşam tablosunu, ne tür bir çerçevenin içine oturtursak anlamı ona göre biçimleniyor.
Algılama ve bakış açısı, yaşamın niteliğini belirleyen en önemli unsurlar. Yani bilinç. Fakat en yüksek bilinç düzeyinde bile insanın, evrenin görev ve işleyişi hakkında yeterli bilgilere ulaşması mümkün değil. Çabalarıyla kendi görüş açısını genişletebilen insan için bu acılı - problemli yaşam, sadece bir deneyimden ibaret. Bütün canlılarda olduğu gibi, insan kendisini pusuda bekleyen ölümle tanıştığında asla direnemiyor, tüm donanımlarıyla ve kazanımlarıyla toprağa karışıyor. Yaşadığı sürece aklını, enerjisini dikkatli kullanabilirse kendi varlığını yüceltebiliyor ancak.
Dünyanın son durumunu sorgularsak: Mutsuzluk ve doyumsuzluk salgın hastalık gibi. Mutluluk reçeteleri artık işe yaramıyor. İdeolojilerin sunduğu vaatler insanları gerçek anlamda mutlu edemeyecek kadar basit kaldı. Bütün politik söylemler demode oldu ve her şey sis bulutuna doğru ilerliyor ne yazık ki. Ülkeler karışıklık içinde. Köklü bir değişime gereksinim duyuluyor. Yeni anlayışlara, yeni projelere gereksinim duyuluyor. Alışkanlıklar, ilişkiler; toprağı selde yıkanıp giden kayalar gibi sivrildi. Kaba bir tanımla: Sırıttı. Oralara atılan tohumların yeşermesini beklemek büyük saflık olur.
Elimizdeki gerçek değerlerin ne olduğunun hesabını yapmak zorundayız. Dünya mutlu bir yer olmalı hepimiz için. İnsanlar, yanlış görüşlerinden kurtuldukça, onlardan boşalan yerlere çok daha iyi bilgileri ve asıl önemlisi, erdemlerinin gelişmesine yardımcı bilgileri doldurabilmeliler. Klasik korkularımız geçmediği için mutlu değiliz, mutluluğu satın almaya çabalıyoruz sadece.
Dün ne yaptık ? Bugün ne yapıyoruz ? Kanımızı dondurmaya çalışan, bizi güçsüz bırakmaya çalışan dış güçleri daha yakından tanımalıyız. Sevimli yüzleriyle yoldaşlık eden fakat gerçekte düşmanımız olan egemen, sömürücü ülkelerle aramızdaki mesafeyi yeniden gözden geçirmeliyiz.
İçimizde ve dışımızda yeniden yapılanmadığımız sürece topluma dair bütün kurtuluş fikirleri, kandırmadan öteye geçmeyecek. İnançlı ve yurtsever bireyler, geleceğimiz için tek yumruk olmalılar. Kapıdaki küresel canavarlar her geçen gün çoğalıyorlar.
Uyanık kalmak zorundayız. Omuzlarımızdaki yükler ağır. Biri ittiğinde belimiz kırılabilir …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:18 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:37 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Düşünme Zorunluluğu
Düşünen insanın en belirgin özellikleri:
1- İçinde bulunduğu toplumu ve dünyayı, geçmişini, kendi varlığını tanımaya çalışması,
2- Kavrayabildiği özel bilgilerle varlığını güven içinde sürdürebilmesi.
Ülkelerin de yazgıları oluyor ne yazık ki. Zayıflayıp çöktüğü dönemler oluyor. Belgelerden kolayca anlaşılıyor ki; düşünmeyen, okumayan, yazmayan topluluklar tarih boyunca hiçbir güce sahip olamamışlar. Sonunda köleliği kabullenmişler ya da yok olmuşlar. Düşünce ürünleri, zaman içinde uygar olmanın da ötesinde, insan olmanın vazgeçilmez gereksinimi haline gelmiş.
Yaşam öykülerini incelediğimde, göz kamaştırıcı titreşimler gönderen bütün düşünce adamlarının, toplumları aydınlattıklarını görebiliyorum. Geçmişte yazdıkları eserlerin: Kadife bir yansıma, hırçın bir işaret fişeği, zihnimi delen bir ok yerine geçtiklerini itirafa zorlanıyorum.
Şair, bilim adamı, devlet adamı gibi nitelikleri üzerinde toplayan ve 1749 - 1832 yılları arasında Almanya’da yaşamış Goethe’nin özlü sözleri bulunmakta. Anlamları açısından gerçekten tartışılmaz sözler. Düşündürmenin yanı sıra, insanın felsefe konularına ilgisini anında alevlendiriyor ve kendi araştırmalarında insana yol gösteriyor.
Savunmalar uydurarak, günümüz yaşam koşullarına ve ilerleyen teknolojiye sığınarak, felsefeden, romantizmden sürekli uzak kalmamız mümkün değil. Çünkü tembelliğe dayalı kaçışların da bir sonu gelecek ve o son noktada doğa, duyarlı her insanı mutlaka sarsacak. Zekasını, yeteneklerini geliştirmesi gerektiğini hatırlatacak …
Zaman ve mekan içinde, bu iki işkence kuyusunda üretmeye, mutlu olmaya uğraşıyor insan. Yerine göre mutsuzluğuna isyan ediyor, yerine göre birkaç kez ölüp diriliyor. Böylece yaşama ve yaşatma savaşı sürüp gidiyor.
Goethe ’yi okumalıyız, izlemeliyiz. Hoş, keyifli. İlk anda karamsar gibi gelse de, değil. Gerçeğin kendisi.
- Kişi nasılsa, tanrısı da öyledir.
- Büyük ruhlar hem geçmişte, hem de gelecekte yaşamak zorundadır.
- İnsanın evrende ulaşabileceği en yüksek şey, hayret etmektir ve eğer yakaladığı görüntü onu şaşırtıyorsa, memnun olmalıdır. Ona daha yüksek bir şey nasip olmaz ve bunun arkasında bir şey aramamalıdır. Çünkü sınır burasıdır.
- Yaşam yolunun sırlarını kimse açıklayamaz. Her yolcunun tökezlemesi gereken taşlar vardır.
- Dünyada aslında hep vedalaşma vardır.
- Bütün insanlar umutlarında yanılır, beklentilerinde aldanır.
- İnsan hayata yaranmaya çalışır, ama hayat ona yaranmaya çalışmaz.
- Yaşlandıkça hayatımı hep eksikliklerle dolu görüyorum, oysa başkaları onu bir bütün sayıp zevk alma eğilimindeler.
- Kendimi tanırsam hemen kaçmam gerekir.
- Yaşamak demek, karşı koymak demektir.
- Bir insanın hayatı onun karakteridir.
- Yanlış bir adım, insanı zirveden aşağı yuvarlar.
- İsa bir daha gelmiş olsaydı, onu ikinci kez çarmıha gererlerdi.
- Duyular aldatmaz, aldatan hükümdür.
- İnsan konuşacaksa, söyleyecek bir şeyi olmalı.
- Kadın arkadaşlar iki sınıfa ayrılırlar: Uzaktan etkisi sürenler ve yanımızdayken bir şey ifade edenler.
- En güzel etki, iki benzer ruhun birbirine yaptığı etkidir.
- Yalnız sevdiğimiz kimseden öğrenebiliriz.
- Aşk ve yoksulluk en iyi öğretmenlerdir.
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:21 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi |
|
| |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Tyrannos Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)

Kayıt: 14 Ekm 2007 Mesajlar: 53
 |
Tarih: Pts Ekm 15, 2007 8:38 pm Mesaj konusu: |
 |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Yıkımcılar
Tarihe baktığımızda: Güç gösterilerinde bulunmuş, yağmacı ve şiddeti çok benimsemiş devletler ya da yönetimler görebiliriz. Roma İmparatorluğu, Moğollar, Persler, Naziler gibi.
Bugün dünya liderliğini elinde bulunduran Amerika’nın bütün uluslar arası kuralları bir tarafa iterek girdiği Irak’ta neler yaptığını biliyoruz. Masum insanların öldürülmesi bir yana, çok sayıda arkeolojik eser ve tarihi el yazması kitaplar çalınmış, yanmış durumda. Bombalardan tesadüfen kurtulan eserler, bu kez de yağmacıların elinden kurtulamamışlar.
Amerikan güçleri Bağdat’ta, öncelikle petrol ve içişleri bakanlığını kontrol altına almışlar, ülkenin diğer kurumlarının tahrip edilmesine, talan edilmesine göz yummuşlardı. Irak için: Bu ülkeye barış, demokrasi ve uygarlık getireceğiz diyorlardı televizyonlardan. Sanki onların görevi. Sanki onların sorumluluğu.
Irak Milli Müzesinde, uygarlığın beşiği kabul edilen Mezopotamya dönemlerine ait yaklaşık 150 bin değerli eserin çoğu kayıp, kalanlar da kırık dökük durumdaymış. Milli Kütüphanede: Aralarında Osmanlı dönemine ait eserlerin de bulunduğu binlerce el yazması yok olmuş. Bunların zaman içinde, kademeli olarak British Museum’a aktarılacağı sanılıyormuş. Aynı müzenin daha önce Irak’tan çalındığı kanıtlanan bazı eserleri geri vermeyi reddettiğini gazetelerden okumuştum.
Bir devletin kültürünü yağmalamak, yazılı bilgilerini imha ederek tarihsizleştirmek, büyük vahşet örneği. Irak Tarihi Eserler Kurulu Araştırma Direktörü Donny George diyor ki: Bağdat Müzesinde olup bitenler yüzyılın suçudur. İnsanlığın ortak mirası kısa süre içinde talan edildi.
Fuzuli ’nin meşhur Leyla ile Mecnun eserinin ilk baskılarından biri de kaybolmuş …
Sanat eserleri, bir halkın, bir toplumun zekasını, yeteneğini ve dolayısıyla gururunu temsil eder. Kültür varlıklarının, askeri hedef olmalarının bir yığın acı örneği var. 1990 yılında, Bosna kenti karışıklık yaşarken, Sırp güçleri top ateşiyle 600 yıllık tarihi kütüphane binasını hedef almışlardı.
Irak’ta görev yapan ABD askerlerinin, yanlarında savaş hatırası şeyler götürmeleri yasaklanmış ( bu yasak kağıt üzerinde kalabilir ). Askerler saplantı derecesinde: Irak kentlerinden söktükleri cadde ve sokak tabelalarını, trafik levhalarını, Irak ordusu üniformalarını, Saddam motifli otomatik silahları, kendi savaş gemilerine taşımaya çalışıyorlarmış. Fakat ilke olarak, subay ve diplomatların bavulları, çantaları aranmayacakmış. Belki de bu çantalarda: Kaybolan Hamurabi Kanunları, 4500 yıllık heykeller, büstler, vazolar taşınacak. Neden olmasın ?
Irak’ta yıkılan camilerin, tarihi binaların ne zaman, nasıl onarılacağı henüz bilinmiyor. Bizim Kültür Bakanlığımızın verdiği bilgilere göre: Orada 167 adet Osmanlı eseri varmış ( bina olarak ).
Amerika’nın sunacağı, yeniden imar planı çerçevesinde, Bağdat’a cam ve çelikten modern alışveriş merkezleri yapılması düşünülüyormuş. Bu arada kaçırılan tarihi eserlerin Berlin’de, New York’ta, Londra’da ortaya çıkması bekleniyormuş.
Dünyada güvenilen tek kurum olarak bilinen fakat güvenilirliği hep tartışılan Birleşmiş Milletler Örgütü, 26 Kasım 1968 ’de oy birliğiyle bir karar almış ( bütün dünyayı bağlayan, uluslar arası Nürenberg Suçları Anlaşması ). Anlaşmanın içinde: İnsanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve kültürel soykırım var. Bugün yağma suçu işleyenlerin yargılanmalarını beklemek biraz iyimserlik olur.
Uygarlığın beşiği, uygar olmayanlarca bataklığa dönüştürüldü. En eski yazılar, en eski yasalar, en eski meclisler, en eski devletler o topraklardan çıkmış. Uygarlığın en eski kalıntıları da böylece çağdaş dinozorların ayakları altında kaldı.
Savaş başladığında, kimi yerli - cahil insanlar da, Saddam Hüseyin’in konutlarına dalıp göbek attılar, hasar gören resmi kurumlardan bilgisayar kasaları, döner koltuklar alıp götürdüler evlerine. Gülüyorlardı, aslında ağlanacak hallerine. Oysa birileri onların geleceklerini çalıyordu …
Geçmişe bakıldığında, utanç belgeleri bütün sevimsizliğiyle insanı tırmalıyor.
İkinci Dünya Savaşı sonunda, Almanya tarafından gerçekleştirilen cinayetlerin genellikle birkaç fanatik Nazi Kurmayının eseri olduğuna inanılıyordu. Nürenberg duruşmalarının tutanakları: Sadece Krupp ve I.G. Farben adlı kimya devleri değil, dışarıdan çok insancıl ve kendi halinde bir beyefendi gibi görünen iş adamlarının ve birçok girişim sahibinin de, dönemin iğrenç işlerine katılmış olduklarını ortaya koydu. Ölüm odalarını kurmak ve öldürücü mavi kristal siparişlerini alabilmek için, iş adamları arasında müthiş bir rekabet oluşmuş. Polonya’nın işgalinden sonra kurulan Auschwitz’deki krematoryum ( insan yakma fırını ) ihalesini, ısıtma cihazları üreten I.A. Topf ve oğulları adında bir firma kazanmış.
Alman özel girişimcileri, en iyi malzemeyle ve en iyi işçilikle geceli gündüzlü çalışıyorlar, yine de cesetlerin yakıldığı kampların taleplerine yetişemiyorlarmış. Auschwitz’de 24 saatte 6.000 cesedin yakılması gerekiyor. 1943 yılı yaz mevsiminde, 40 gün içinde bu kampta yaklaşık 300.000 Macaristan Yahudisi öldürülmüş. Gaz odalarından beklenen hız ve verim alınamadığında, Einsatzkommando denilen yöntemle toplu halde kurşuna dizme işlemi uygulanmış. Öldürülenler önce kazılan çukurlara dolduruluyor, sonra benzin dökülerek yakılıyor, sonra da üstlerinden buldozer geçiriliyormuş.
Cesetler yakılıyor ama dişlerden toplanan altınlar eritiliyor ve diğer değerli eşyalarla birlikte Reichsbank’a gönderiliyor. Banka gizli bir anlaşma gereği, Naziler adına bunları saklıyor. Yağma malları arasında, yalnızca dişlerden çıkarılan altınlar değil, bilezikler, yüzükler, altın saatler, küpeler, altın gözlük çerçeveleri de bulunuyor. Çünkü Yahudilere, yeni yerleşim bölgelerine giderlerken, değerli eşyalarını da yanlarına almaları söyleniyor. Böylece Reichsbank’ta, dağ gibi mücevher, elmas, gümüş ve tomar tomar paralar birikiyor.
Kamplarda acımasızca öldürülen ya da ölüme terkedilen insanlar şunlar: Aydınlar, yurtseverler, katolikler, merkezciler, yahudiler, sosyal demokratlar, komünistler, Hitler’le çatışan bilim adamları, direnişçiler, fiziksel - zihinsel engelliler ve savaş esirleri.
Adolf Hitler’in ideolojisi insanlığı ikiye ayırıyor: Üstün ırklar ve aşağı ırklar. Hitler, eşine güç rastlanan iktidar hırsıyla yanıp tutuşan bir diktatör ve karmaşık bir kişiliği var. Yok etmeyi seviyor. Demokrasiyi olduğu kadar halk kitlelerini de aşağılıyor, hor görüyor. Genel seçimleri askıya alıyor. Çünkü gereksiz olduğunu düşünüyor. Diyor ki konuşmalarında: Parlamenter demokrasi, devletin çalışmasını engelleyen bir siyasal düzendir. Hukuk bir araçtır. Hukukun asla bir değeri yoktur. Bu nedenle hukuka saygı da, burjuva liberalizminin modası geçmiş hurafelerinden biridir. Çoğunluk, cehaleti değil, aynı zamanda korkaklığı da yansıtır. Yüz budala, bir akıllı insana eşit tutulamaz. Savaş zorunludur. Çünkü insanlık sürekli bir mücadele içinde büyüyebilir ve ilerleyebilir. Sürekli barış insanlığın mezarını hazırlar …
Bu sözler, kaba - otoriter bir gücü ve yağmacı bir zihniyeti anlamamıza yardımcı oluyor. Demokratik kurumlar, bireysel özgürlük ve insani değerler itilip, dışlanıyor. Tıpkı günümüzde Amerika’nın geri kalmış ülkelerde uyguladığı gibi …
Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler _________________ Tyrannos Production 2007
En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:25 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi |
|
| |
| | | | |