Siyaset ve Düşünce Forumu Forum Ana Sayfa Siyaset ve Düşünce Forumu
www.siyasetvedusunce.net / www.hukukcugenc.com


KULE GÜNLÜĞÜ / Tyrannos'un Yazıları
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Siyaset ve Düşünce Forumu Forum Ana Sayfa -> Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:40 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Oyun Alanları

ABD Başkanı, bir açıklamasında: Saddam’ın idamı, kendini yöneten, savunan ve terörizmle mücadelede müttefik bir demokrasi olma yolundaki Irak için önemli bir kilometre taşıdır. İdam, Irak’ın ne kadar çok ilerlediğini gösteriyor. Bu ilerleme, erkek ve kadın askerlerimizin hizmeti ve özverisiyle olmuştur dedi …

Batı medyasında hep vurgulanan: Saddam’ın, terörist olduğu, halkına zulmeden ve saltanat süren bir kişi olduğudur. İnsanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle idam edilmesi yıllarca tartışılacaktır, bütün idamların hep tartışıldığı gibi.

Suç, elbette cezasız bırakılamaz ama suçlanan insanların, o suçları hangi koşullar altında işlediklerine bakmak gerekir.

İdam, savunulacak ve sevinilecek bir olay değildir. Saddam, yönetimde bulunduğu 25 yıl içinde, katı kararları, hukuka aykırı uygulamaları nedeniyle, sorumlu ve suçlu kabul edilebilir. Bunlar Irak’ın iç sorunu. Fakat koalisyon güçlerinin barbarlıkları, işkenceleri asla kabul edilemez şeyler. ABD dışında, akbabaların buluşma noktası gibi: 27 ülkeden 16.000 asker …

Bir devletin içinde, petrol bekçiliği yapması amacıyla, başka kukla devlet kurmak, oradaki ulusun onuru ve güvenliği açısından en kötü dayatma.

Devrilen, yenik duruma düşürülen Saddam, son nefesinde: Birlik olun demiş … Öldüğünde gözleri açıkmış. Bazı gazetelerimiz: Tarihin karanlık sayfalarına gömüldü diye yazdılar. Tarih neden karanlık olsun ? Neden ? Karanlık sayfaları hazırlayanlar, sayfalara imzalarını atanlar: Londra’da, Washington’da çalışan siyah yürekli insanlar. Geçmişte Japonya’ya gönderdikleri armağan; masum insanlar için düşündükleri 2 adet atom bombası değil miydi ?

Önümüze konulan eksik bilgilerle, diktatör diye adlandırdığımız insanların yükselmelerini, iktidarda kalma nedenlerini asla anlayamayız.

Belgeler insanı çok düşündürüyor. Çünkü liderler, zeki oldukları kadar çelişki içindeler. Örneğin, Adolf Hitler ( asıl mesleği, Boyacı Kalfası ). Zekası, yetenekleri keşfedildikten sonra, parti üyeliğinden tek adamlığa kadar yükseliyor. Konuşmalarıyla halkını savaşa hazırlarken, ABD’den gizlice nakit paralar alıyor. Yüklü miktarda paralar yani. Böylece uzun savaşta kullanacağı yüksek kalitede silahların üretimi sağlanıyor. Çünkü Hitler üzerinden yapılan hesaplar var … Avrupa çöküyor, çoğu bölgesi harabeye dönüyor. Rusya’nın yarısı gidiyor ve nihayet uzaktaki ABD, milyonlarca insanın ölümünün ardından barış adına devreye giriyor.

Egemenler, Irak’ta: Yarattıkları, silahlandırdıkları bir yönetimi ortadan kaldırdılar denilebilir. Bölgedeki diğer yönetimlerin de zamanı geldiğinde silinebileceği konuşuluyor.

Diktatör diye anılan o insan, yani Saddam

1- 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatında jetlerimize benzin yakıtı koyarak komşuluğunu gösterdi.
2- Turgut Özal Hükümeti döneminde, Körfez Krizi ortaya çıkınca, yardımcısını ülkemize göndererek: Komşuyuz, birbirimize saygılıyız. Lütfen tezgahlanan olaylar konusunda tarafsız kalmanızı bekliyoruz dedi. İhtiyacınız olan petrolü her zaman çok ucuza, hatta karşılıksız verelim dedi ( dinlemedik, duymak istemedik daha doğrusu ).
3- İncirlik’ten kalkan uçaklar Bağdat’a bombalarını boşaltırlarken, Irak bize karşı füze fırlatmayı düşünmedi. ( Türkiye dışında; İsrail’e, Kuveyt’e, Suudi Arabistan’a ve İran’a fırlatıldı ).


Bunlar basit, geçiştirilecek, unutulacak şeyler mi ?

Komşumuzla ilgili dedikodu yapmak hoşumuza gidiyor belki ama güneşli bir gün aynada kendimize bakalım: Asılan, vurulan, vurulmak istenen, tartaklanan Başbakanlarımız oldu geçmişte. İdamlar, işkenceler, komplolar bizde de çok yaşandı.

Yeryüzünde asıl diktatörler: Darbelerle, savaşlarla halklara acılar çektiren ve İlahi Güçlerden vekalet almış gibi davranarak, ulusların yaşamlarına müdahale eden Emperyalist zihniyetlerdir. Nereye bakıyoruz, nelerle uğraşıyoruz …?

Umarım aklımız yerindedir. Televizyonlardan üflenen rüzgarlar, bizleri alıp bir yerlere götürdüğüne göre: Oldukça hafiflik kazanmışız …

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:37 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Kan Çivileri

Irak’tan ulaşan son bilgilere göre: Amerika, düzeni sağlamak amacıyla, Azimiye’deki Şii ve Sünni bölgesini, 3.5 metre yüksekliğinde ve 5 kilometre uzunluğunda bir duvarla ayıracak. Duvarın yapımına 10 Nisan’da başlandı. İnsanlar kardeş gibi yaşayacaklarına, soyutlanarak, tecrit edilerek yaşamaya itiliyorlar. Kendimizi onların yerine koyalım bir an için. Onur kırıcılığın son aşaması değil mi ? Dünyanın öbür ucundan öfkeyle gelip başkalarının topraklarında bütün kötülükleri yaptıktan sonra halkı parçalara bölmek. Duvar bir zamanlar Almanya’nın Berlin kentinde de vardı. Fakat ne geçişler engellenebildi, ne de ölümler. Sonunda da yıkıldı. Sözde huzurun sağlanması adına yapılan bu çalışmanın mezhep ayırımını derinleştirmesi, tarafları tahrik etmesi kaçınılmaz. Türkmenlerin çoğunlukta olduğu Telafer kentinde ise, sık sık sokağa çıkma yasağı konmakta. Burada yaşayan insanlar depresif oldular.

20 Mart 2003 önemli bir tarih. Anımsanacağı üzere, bundan 4 yıl önce Amerikan ordusu Bağdat’a girmişti. Irak halkını Saddam’ın baskısından kurtarıp demokrasi getireceği yalanlarıyla başlattığı işgal halen sürüyor. Yaklaşık 700 bin kişi öldü ve 700 bin kişi de tutuklandı. Yüzlerce masum insan, evlerde - yollarda aşağılandı, işkence gördü.

Basındaki sevimsiz haberleri izlerken kafamda oluşan birinci soru: Amerika’nın neden savaşlara trilyonlarca dolar harcadığı ? Araştırıyorum: Görünen nedenlerin ve gerekçelerin tümü sahte. Asıl yürüttüğü işler: Koruyup kutsadığı İsrail’in düşman ya da tedirgin olduğu güçlü noktaları sindirmek, dağıtmak. Plan gereği bazı bölgelerde de başkalarını savaştırmak. Her zaman güç dengelerini korumak ve silah sektöründe devamlılık. Tehlikeli bir petrol hırsızı aynı zamanda.

Kendimizden örnek: Dış destekli terör, artık gövdemizde kanser. ABD Hükümeti ve batılı egemenler, PKK’nın bitirilmesine izin vermiyorlar. Öcalan Türkiye’de mahkum mu yoksa misafir mi ? Belli değil. Londra’daki Büyük Masonlara sormak lazım. Mahkumiyeti o kadar ayrıcalıklı ki bakımına oldukça özen gösterilmekte.

Terörden bıktık. Can kayıplarımızla birlikte çözümsüzlük toplumumuza rahatsızlık veriyor. Anlaşıldı ki politikacıları aşan, hükümetleri aşan, kökü uzaklarda bir yapı.

Bu arada, Kuzey Irak’taki şımarık Kürt yönetimi, petrollerin denetiminin merkezi hükümete bırakılmasını kabul etmeyeceğini açıkladı. Petrol gelirlerinin nasıl paylaşılacağı ve günümüzde işletilmeyen petrol kaynaklarının denetiminin kimlere verileceği gibi hesaplar henüz netlik kazanmasa da, ABD’nin girişimleriyle hazırlanacak yeni yasa taslaklarının, Doğal Kaynaklar Bakanlığı tarafından tartışmasız kabul görmesi bekleniyormuş. Önlerinde başka seçenek yok.

Halkımız arasında çok kullanılan iki deyim var:
1- İt ürür, kervan yürür.
2- Deveyi havuduyla yutmak.

İngiltere - Amerika - İsrail üçlüsü, dünyanın ciğerini sökseler; insan hakları adına yapılan ve Birleşmiş Milletler tarafından da uygun görülen bir eylem. Demokrasiyi, özgürlüğü yerleştirme bahanesiyle, kendi etkisi altına aldığı ülkelerin mal varlıklarına göz diken Emperyalizm: Sınırları, mevcut haritaları dilediği gibi değiştirmeye kararlı.

Bugün Irak halkından sağ kalanlar ölümcül silahlara direniyor, topraklarını korumak için varlığını feda ediyor. Fakat bir ülkenin her şeyiyle batırılması, aylardır, yoldaki trafik kazası gibi aktarılmakta. Çok satılan gazetelere, çok izlenen televizyon kanallarına bakılırsa, yaşananlar doğal, yani bölgede sıcak gelişmeler oluyor. Seçilen görüntülerle dünya bilgilendiriliyor. Bu kadar basit sanki.

Aydın sandığım biri de şöyle dedi: Pazarlarımızda her şey bulunuyor. Çok sayıdaki kanallarımızda ne güzel sürükleyici dizilerimiz yayınlanıyor. Ne güzel mankenlerimiz var. Süper klipler çekiliyor. Hayat devam ediyor. Düşünmek, üzülmek yerine eğlenmemize baksak. Komşudaki gürültüler oradaki yaşamın bir parçası. Baştakiler düşünsün.

Sesimi çıkarmadım. Bir sigara yaktım. Daldım gittim …

Amerika’nın İran’ı hedef aldığı ve saldırmayı düşündüğü gibi ürkütücü konular bizdeki kadar İran’da konuşulmuyormuş. Komşumuzu yıllarca hep gerici olarak bildik. Ne yazık ki bu tür yargıları insanımıza, medyamız armağan etti. Peki biz ilerici miyiz gerçekten ? Tartışılır.

Dikkatimi çekti: ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney, Irak’tan 2008 yılında çekilmelerinin İran’a büyük cesaret vereceğini iddia ederek, askerlerin görev sürelerini 12 aydan 15 aya çıkardıklarını söyledi.

İran yetkilileri: Nükleer programlarını barışçı amaçlarla kullanacaklarını defalarca belirttiler. Bu program bahane edilerek, İsrail - ABD ikilisinin bir saldırı düzenlenmesinin ters tepeceği, İsrail’in ekonomisi ve güvenliği aleyhine ciddi sonuçlar doğuracağı tahmin edildiğinden, operasyon askıda bekliyor. Bir süre önce, Oxford Araştırma Grubu ve Chatham House adlı düşünce kuruluşu: İran’a saldırmanın riskli olacağını açıklayan raporlar yayınladı. Fizikteki etki - tepki olayına çok benziyor. İran’ın, uzun menzilli füzelerini, İsrail’in Tel Aviv ve Hayfa kentlerini vuracak biçimde ayarladığı öteden beri zaten biliniyor.

İnsanlığın yüz karası savaşlar, büyüklerin küçükleri yutmasını hızlandırıyor. Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadı ama çıkmış gibi rengi soldu dünyanın. Her şey ortada.

Ölenler öldü. Kalanlar mengenede …

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:22 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Duraklama Devri

Ülkemizin problemleri sadece bir iki konuyla sınırlı değil. Bugün her alanda, çözümü daha da zorlaşan olumsuzluklar görülüyor. Az gelişmişlik, üretimsizlik, tüketim çılgınlığı, aile yapısında çatlamalar, işsizlik ve yoksulluk katlanmış durumda. Çeteleşmeler, yolsuzluklar önlenemiyor. Terör zaten önlenemiyor.

Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, 5 Kasım 1925 ’te Ankara Hukuk Mektebinin açılışında konuşurken şöyle diyor:
En büyük ve en sinsi düşman, çürümüş hukuk ve dermansız izleyicilerdir.
Atatürk ’ün yine 1934 yılında söylediği:
Uysal halk kitlesi, yanlış ve köstekleyici alışkanlıklar sonucu bir takım güçlerin tekelci vesayeti altına sürüklenebiliyorsa, bu kitle adına ulusal iradeyi temsil eden aydınlar harekete geçerler. Çünkü temel amaç, Türk ulusunun bağımsızlığı ve halkın mutluluğudur.


Yurtsever insanların hiç uyumaması gereken bir döneme girdik. Çünkü geldiğimiz nokta, uçurumun kenarı. Küresel canavarların çemberinde bekliyoruz. Egemenler, çizdikleri yeni dünya haritalarını kabul ettirmek için uğraşıyorlar.

12 Ocak 2007 tarihli bir gazetenin ön sayfasında, Dışişleri Bakanlığımızın görüşleri dikkatimi çekti. Haberde şöyle deniyor:
Türkiye’nin birinci sorunu, Türkiye’ye yönelik en büyük tehdit: Hiç kuşkusuz ve tartışmasız Irak’tır. Bütün bölgeyi etkileyecek çok önemli gelişmeler oluyor. Bu gelişmelerin büyük bölümü kontrolsüz. Amerika orada olanları anlamakta zorlandı. Neyse ki şimdi bizim söylediklerimize daha fazla kulak asmaya, bizi daha çok dinlemeye başladılar. Orada neler olacağı çok önemli. Büyük sorunlar doğabilir. Türkiye sınır problemleri yaşayabilir. Bunları dünya yaşadı. Bir sabah kalktılar ki, sınırları değişmiş. Sürekli bu meseleyi ele alıyoruz.

Amerika’nın, bizim ya da başkalarının düşünceleriyle değil, yalnızca kendi planları doğrultusunda hareket ettiğini yeryüzünde bilmeyen kalmadı. Uzaydaki uydulardan her şeyi duyanların, her şeyi görenlerin bizim bu gibi küçük yorumlarımızı ciddiye almalarını düşünemeyiz.

Sınırların değiştirilmesi dışarıda çok konuşulur oldu. Yaklaşan tehlikeyi içimizde tekrarlamak yerine, acilen tedbirlerimizi almalıyız. Fakat biz her dönemde, emperyalizmin tuzaklarına düşmüş, barış maskesi takanların dostluğuna inanmış, onların sevmediklerini sevmemiş, çağrıldığımız yere koşarak gitmiş insanlarız. Dedelerimizin kemiklerini çok sızlattık.

Atatürk, 24 Ekim 1919’da Sivas’tan Ankara’ya gelirken Kırşehir’lilere, kuruluşuna çok önem, çok emek verdiği meclis konusunda görüşlerini açıklıyor. Diyor ki:
Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun hayatına giderilmesi mümkün olmayan zararlar verebilir.


Ulusların parçalanmalarıyla, sınırlarının değiştirilmesiyle ilgili yapılan açıklamalar moral bozucu. ABD, buralarda neler yapmak istediğini yıllar öncesinden toplantılarda söyledi. Sadece söylemekle kalmadı, saygısız eylemlerde bulundu. Çekiç Gücün denetimiyle, Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgemizin her milimetre karesini kendi bilgisayarlarına aktardılar. PKK’yı destekleyip yaşattılar, daha da yaşatabilirler.

31 Mayıs 1999 yılında yargılanan, batılı ülkeler tarafından kullanıldığını itiraf eden Öcalan ilk duruşmada:
Türkiye’de, 1993 yılından bu yana, 1925 yılında başlatılan süreç gündemdedir. Bugünkü durum Musul ve Kerkük’ün kaybedildiği 1925 ’ten daha tehlikeli ve derindir dedi.

Atatürk ’ü arıyoruz. Toplumsal yaşamımızda eskimiş şeyleri söküp atmış, kendi gücümüze dayanarak gelişmeyi benimsemiş, kalkınmamız için dış sermaye, dış finans kurumları ile işbirliğinden özellikle kaçınmıştı. Fakat ölümünden sonra gelen bütün yöneticiler, ne yazık ki dış desteği kurtuluş sayan, ulusal çıkarlarımızdan ödünler veren, yaptıkları işlerin doğruluğuna inanan ve halkı da inandırmaya çalışan insanlar oldular.

Kredi denilen şey: Paranın, ağır koşullara bağlı biçimde aktarıldığı ve üzerinde nerede, nasıl kullanılacağı yazılı bir mesaj ( yangının benzinle söndürülmesi yöntemi ).

Dün cephelerde çarpışarak geri aldığımız topraklarımızın, yabancılara tapu karşılığı satılması da tartışılacak önemli konulardan biri.

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:39 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:42 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Zehirli Yılan Yumurtaları

Kafamızdaki kaygı verici bilgilere her gün bir yenisinin daha eklenmesine alıştık sayılır. Amerikan füze sistemlerinin, Doğu Avrupa’dan sonra Türkiye’ye yerleştirilmesi için, NATO yetkilisi Victoria Nuland, 5 Mart tarihinde, Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nda resmi görüşmelerde bulunmuş ve sohbet sırasında, ön yargıyla: Türkiye’nin şu anda, İran füzelerinin tehdidi altında olduğunu söylemişti.

Her zaman, bu gibi batılı misafirlerin saptamalarını gülümseyerek dinledik.

Geçmişteki soğuk savaşın en belirgin yanı, nükleer silahlanmaydı. Dünyadaki güç dengelerinde, ülkemiz NATO içinde yer aldı ama 90’lı yıllardan sonra çok şeyler değişti. Rusya ile ciddi bir ekonomik işbirliği sağladık. Türk firmaları Rusya’da iş alanları yarattılar. Karadeniz’in güvenliği ve enerji konularında ortak politikalar ürettik. 16 bağımsız Türk Cumhuriyetiyle daha çok muhatap olduk. Bunların bazılarıyla geçmişten gelen akrabalık bağlarımız bulunuyor.

Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunların asıl amacı ve hedefi: Anadolu topraklarının dokusunu bozmak. Etnik kimlikler kışkırtılarak, emperyalist fikirleri canlı tutmak.

Yönetime gelen bütün iktidarlarımız, ne yazık ki ağır borç yükü altında kaldıklarından, uluslar arası kuruluşların politik ve ekonomik dayatmalarına karşı koyamadılar. Son zamanlarda, bazı finans, medya ve sanayi şirketleri ile topraklarımızın bir bölümü, doğal kaynaklarımızın bir bölümü yabancılara devredildi.

Ürkütücü olan: Yeni Dünya Düzeni’ne bağımlı hale getiriliyoruz.

Vatanın bütünlüğünün korunması, Türkiye’nin birinci görevi. Üniter devlet yapısını bırakıp eyaletlere geçmek, intihardır. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’da yaşandı bu. Kopan, daha doğrusu, koparılan parçalar artık birleşmeyecekler. Egemenler, iç çökertme işini oralarda başarıyla tamamladılar.

Maliye Bakanlığı’mızın: TRT ve PTT kurumlarının özelleştirileceği açıklaması tepki görmüştü. Türk Haber - Sen Başkanı İsmail Karadavut, 27 Şubat 2007 tarihinde Maliye Bakanlığı önüne siyah çelenk bırakmış ve şunları söylemişti: Hükümet kurumlara tüccar gözüyle bakıyor. PTT, 166 yıldır görevini başarıyla yapmaktadır. 50 bin kadrosu bulunan PTT Genel Müdürlüğü’nde çalışan sayısı 25 bine düştü. IMF’ye sözler verildiği için, kurumlara personel alınmıyor. Cumhuriyetin kurumları birer birer elden çıkarıldı. Özelleştirme adı altında önemli kurumlarımız yabancıların eline geçti. Bunlar topla, tüfekle ülkemizi işgal edemeyenlerin bir oyunudur.

Aynı yemeğin ısıtılıp sunulduğu gibi, Osmanlı döneminde Ermenilere karşı soykırım yapıldığı iddiaları ve iftiralarıyla, günümüz Türk insanı incitiliyor. Bizi insafsızca suçlayanların kendi geçmişlerinin ne kadar kirli olduğu belgelerle ortada.

Birlikte göz atalım

1- 1950 yılından sonra, Kıbrıs Rumları, Enosis ve Megali Idea gibi kutsal saydıkları amaçlar doğrultusunda binlerce Kıbrıs Türkünü organize biçimde, vahşice katlettiler. Her yerden toplu mezarlar çıktı. Fakat çetelerden hiç hesap sorulamadı. Katillerin yargılandıklarına, ceza aldıklarına dair açık, resmi bir bilgi yok.
2- Biraz daha geriye gidelim: 1829 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla, Mora’da bulunan Türkler göç etmeye zorlanmış, o sıralarda 20 bin Türk katledilmiş. 1923 yılında Lozan’da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübadelesi anlaşmasının ardından, Batı Trakya bölgesinde yaşayan 400 bin Türk, hukuki, kültürel ve dini haklarının kısıtlanması üzerine, bölgeyi terk etmek zorunda kalmış.
3- Almanya, ünlü diktatör Adolf Hitler önderliğinde ( 1933 - 1945 ), yeryüzüne egemen olma hayalleriyle, Büyük Alman İmparatorluğu’nu kurmak, mükemmel, üstün bir ırk yaratma hedefleriyle, diğer uluslardan yaklaşık 21 milyon insanı, kurşuna dizerek, toplama kamplarında yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırımın en ağır biçimini uygulamış. Almanlar işgal ettikleri diğer ülkelerde 2 milyon civarındaki Yahudi’yi vurmuşlar, asmışlar.
4- Danimarka gibi uygar geçinen bir ülkenin de, ikinci dünya savaşı sonuna doğru, ilerleyen Sovyet Ordusundan kaçan ve Danimarka’ya sığınan 250 bin masum Alman mülteciyi, duyarsızca ölüme terk ettiği biliniyor.
5- Savaşlardan, silahlardan, darbelerden ve zararlı teknolojilerden sorumlu ABD’nin sicili, oldukça karanlık. Soykırımlara; göz diktiği toprakların asıl sahipleri olan Kızılderilileri katletmekle başlamış. İkinci Dünya Savaşı bitiminde, İngiltere ile birlikte hareket ederek, Dresden’e sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle bomba yağdırıyor. Bu saldırılarda ölen çocuk ve kadın sayısı: 200 bin kişi. Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan iki adet atom bombası sonucu 135 bin kişi ölüyor. Vietnam işgali, 70 bin kişinin ölümüyle sonuçlanıyor. ABD, Felluce’de modern silahlarla, sivil halktan tam 1500 kişi öldürdü. Lancet’in araştırmasına göre: Irak’ta ABD işgali nedeniyle ölen sivil insan sayısı 700 bine yaklaştı.


Tarihimizde olmayan bir soykırımı, varmış gibi göstermekle, Haçlı ruhu Türkiye Cumhuriyetine saldırıyor.

İngiliz televizyonu BBC’nin, 27 ülkede yaptırdığı yeni bir ankete göre: Türkiye, Avrupa Birliği’nden çok uzaklaşmış …

Sonuç olarak, güvenilir kaynaklardan şu bilgileri öğreniyoruz ( özetle ):

Ermeni soykırımı iddiaları, sadece kasıtlı propagandalar olup, gerçekler çok farklıdır. O tarihte iki devlet arasındaki savaşta, Çarlık Rusya’sı ordusunda, Türkiye’ye karşı 200 bin donanımlı Ermeni askeri savaşmış. Fransız ordusu içinde de, 5 bin Ermeni genci, Fransız giysileri giydirilerek, Türkiye’ye karşı cepheye sürülmüş. Rus ve Fransız ordusu güdümünde savaşan Ermeni askerlerin çoğu Türklerle çarpışmaları sırasında ölmüşler. Ayrıca 1920 ve 1921 yıllarında Ermenistan’ın Türkiye’ye saldırıları olmuş. Rusya tarafından silahlandırılan Ermeni Gönüllü Birlikleri, Türk ordusunu içinden vurmuş, köylerde uyguladığı şiddet sonucu, her iki taraftan da kayıplar olmuş, iki halk arasında karşılıklı çatışmalar yaşanmış. Ancak Ermeni askeri güçleri, emperyalist devletlerin oyuncakları olurlarken, Türkler kendi vatan topraklarının savunmasını yapmışlar.

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı’dan kalan toprakların paylaşım savaşı gibi de düşünülebilir. Zayıflamış bir imparatorluk 6 ayrı cephede savaşıyor. Ermenilerin Ruslarla birlikte bizi sırtımızdan vurmasına, ihanet denilebilir. 1878 yılında, İstanbul Ermeni Cemaati, Edirne’ye gelen Rus Başkumandan Vekili Grandük Nikola ile görüşerek Rus Çarına bağlılıklarını bildiriyor ve özerklik istiyor. Ermeniler, büyük devletlere güvenerek kan dökmeye 1890’lı yıllardan başlıyorlar. Samsun ile Mersin arasında çizilecek bir çizginin doğusunda ( onlara göre ) Büyük Ermenistan kurulmalıdır. Bu amaçla, Taşnak Partisi ve Hınçak örgütü kuruluyor. Osmanlı Bankası baskını, Abdülhamit’e suikast gerçekleştiriliyor.

Atatürk ’ün Sağlığında Söylediği Uyarıcı Sözlerinden

Kürtlerin devletten ayrılarak bağımsız Kürdistan kurmalarını tasvip etmem. Çünkü bu muhakkak Ermenistan lehine kesinlikle İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır.
( 16 Haziran 1919 )

Doğu Anadolu’muzu Ermenilere çiğnetmeye yol açacak Kürdistan Teali Cemiyeti gibi çok zararlı bir teşkilatın, vicdan yerine yabancı parası taşıyan serserilerin memleketimize ekmek istedikleri fesat tohumlarının Dersim’de revaç bulmuş olması üzüntü vericidir.
( 9 Kasım 1919 )

Bizi Kurtuluş Savaşı vermek zorunda bırakan İngiltere olmasına rağmen, Anadolu’da hiç çarpışmadığımız İngiliz ordusu ile Musul için, Musul’un kuzeyinde çarpıştık ve çok önemlidir. Dumlupınar’daki 30 Ağustos zaferinin ertesi günü, 31 Ağustos’ta İngiliz ordusuna karşı Derbent zaferini kazandık. Musul bizim için çok kıymetlidir. Sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. Bunun kadar önemli olan: Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil ettikleri takdirde, bu fikir bizim hudutlarımız dahilindeki Kürtlere de sirayet edebilecektir.
( 16 Ocak 1923 )


Savunma Bakanı Robert Gates, bir açıklamasında: ABD’nin Irak’ta, uzun süreli dönem için askeri varlık bulundurabileceğini belirterek, Güney Kore ve Almanya’da bulunan üsleri örnek gösterdi.

Emekli Tümgeneral Osman Özbek ise, bir programda, ABD’nin PKK’ya verdiği desteği somut bir şekilde anlatırken şöyle dedi: ABD, PKK’nın silahlı kalmasını istiyor ve öyle kullanmaya da devam edecek. Fakat asıl amacı: Kürdistan devletini Türkiye’ye doğru genişletmektir.

Bıçak kemiğe dayandı. Çok kan kaybettik …

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:42 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:43 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Kurtuluş Hangi Cehennemde ?

Bugün bir grup medya; bir filozof gibi, bir hekim gibi, kendi kafamızla düşünemeyeceğimiz ve kendi kendimizin yargıcı olamayacağımız miktarda uyuşturucu bilgi ve görüntü sunuyor. Sunduklarını kabul ediyoruz. Geçmişten, gelecekten kopuyoruz ve büyük cinayetlere ortak oluyoruz.

Alman, Fransız, İngiliz, Danimarka’lı, Hollanda’lı fark etmiyor. Yabancılara fabrika ve toprak satışından hep rahatsızlık duydum. Parasal güçleriyle, güzel deniz kıyılarımızı satın alıp, çevreden kendilerini tel örgülerle soyutlayarak, buralarda siteler, koloniler kurmalarından hep rahatsızlık duydum ama ipin ucu kaçtı. Çünkü yaptıkları her şey yasal görünüyor.

Varlık nedenimizi iyi bilmek için, tarihe dikkatle baktığımızda, dün nasıl bir cehennemin ortasında bulunduğumuzu, oradan nasıl sağ kurtulduğumuzu ve düşmanları nasıl kovduğumuzu anlayabiliriz. Topraklarımız bugün, nankör zihniyetlerce yağmalanırken, yaşayan her Türk insanının, sert tepkiler göstermesi gerekirdi. Avrupa Birliğine uyum denilen, yeni mandacılık akımlarıyla, Türkiye’nin dışa bağımlı duruma getirilmesine, yaşayan her Türk insanının sert tepkiler göstermesi gerekirdi.

Geçmişte, Türkiye’yi ölüme mahkum eden, ünlü Sevr Antlaşması, 10 Ağustos 1920’de imzalandı. Sadece Arabistan’ı, Suriye’yi, Mezopotamya ve Filistin’i kaybetmekle kalmadık, bütün Trakya’nın, İzmir ve Ege Bölgesinin, İtalyan işgalindeki Güney Anadolu’nun ve sonunda Doğu Anadolu’nun düşman ülkelere teslim edilmesi kararlaştırıldı. Böylece Türkler, Kuzey ve Orta Anadolu’daki bir karış toprağa çekilmeye zorlandı. İstanbul, uluslar arası bir manda altına alındı. Bu sonuç, Türklerin, yüzyıllar boyunca emekle, kahramanca ve kanlarını dökerek, kültürlerini yaşattıkları, dünyaya hükmettikleri bir sistemin yıkılışı oldu. Osmanlı hanedanının son padişahı Altıncı Mehmet Vahdettin’in varlığı, otoritesi, küçük bir gölge gibi kaldı.

Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntıları üzerinde: Düzen bozukluğuyla, halkın umutsuzluğuyla, iç savaşla, Yunan saldırısıyla, Ermeni ve Kürt isyanlarıyla, irticai çıkışlarla mücadele etmek zorundaydı. Batılı devletler, Yunanlı dostlarını, Anadolu’yu savunanları imha etmek üzere görevlendirdi ve harekete geçirdi. İngilizler, Boğaz’ın Anadolu yakasına çıkarma yaptılar. Türkleri batıdan doğuya doğru yenilgiye uğratmak ve Ankara’yı ele geçirmek istediler. Kendilerini Aşil ’in evlatları diye tanımlayan, Asya’da Yunan kolonileri kurma hayalleriyle büyülenmiş Yunan yöneticileri vardı o dönemlerde.

İngilizler, sık sık, ikiyüzlülükle: Türk - Yunan anlaşmazlığında tamamen tarafsız olduklarını açıkladılar. Oysa Yunanlıları kışkırtan, yönlendiren, silahlandıran ve istihbaratı sağlayan kendileriydi ( belgelerle kanıtlanmıştır ).

Anadolu hareketine karşı hareketler, daha Sivas Kongresi günlerinde başlatılmış olup, bunlar 1919 - 1920 yılları arasında, İstanbul Hükümetinin ve İngilizlerin yoğun çabalarıyla, yaygın ve genel ayaklanmalar biçiminde görüldü. Fakat tümü bastırıldı. İsyancıların liderleri idam edildi.

Başlıca isyanlar

1- Ali Galip’in kışkırttığı Kürt hareketi
2- Bayburt’un Hart nahiyesinde Şeyh Eşref isyanı
3- Konya’da Bozkır isyanları
4- Marmara Bölgesinde Anzavur isyanları
5- Bolu - Düzce - Gerede isyanları
6- Yozgat’ta Çapanoğulları isyanları
7- Konya’da Delibaş isyanlarıdır.

5 Ağustos 1921’de Yunanlılar, Sakarya’da Türklere ağır bir darbe indirme hazırlıkları yaparken, Meclisteki anlaşmazlık ve dedikodulardan usanmış olan Mustafa Kemal kürsüye gelerek: Memleketimiz ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Zaman, harekete geçme zamanıdır. Tartışmalarla, nutuklarla oyalanma zamanı değildir. Başkomutanlık görevinin, Meclis yetkileriyle birlikte şahsıma verilmesini istiyorum. Çünkü asker benim ardımdan gelmeye kararlıdır dedi.
Meclis, Mustafa Kemal’e mutlak yetkinin verilmesini onayladı.

Sakarya vadisinde, bunalmaktan öte, yakıcı - kavurucu bir Ağustos güneşi altında, 22 gün boyunca kanlı ve vahşi bir savaş yaşandı. Bir alayımızın yüzde sekseni, bir başka alayımızın tamamı yok oldu. Göğüs göğüse yapılan çatışmalarda, 7 değerli kumandanımız şehit oldu.

Türk ordusu : 45.000 tüfek, 177 top ve 5.000 süvariden, Yunan ordusu ise: 88.000 tüfek, 300 top ve 1.500 süvariden oluşuyordu. Tüfek hesabiyle, Sakarya savaşına katılan düşman piyadeleri, bizim iki mislimiz kadardı. Özellikle makinalı tüfek adedi, bizimle karşılaştırılamayacak ölçüde fazlaydı. Yorgun Mehmetçik, sınırlı gıda ve sınırlı cephaneyle, canını dişine takarak, düşmanı 300 kilometre batıya çekilmek zorunda bıraktı ve 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’e ulaştı.

Yunanlıların denize dökülmesiyle birlikte, İngiltere hiç silah kullanmadan İstanbul’dan çekildi ve Sevr Antlaşmasına imza atan bütün emperyalist ülkeler tıkandılar, saldırgan duyguları bir parça geriledi.

Çok yıpratıcı çatışmaların ardından, düşmanı geri püskürtmemiz, karşı saldırıyla takibe koyulmamız bütün dünyanın ilgisini çekti. Anadolu’da kurulan yeni Türk devletinin, ruhunun ve gücünün mükemmel bir orduya dayandığı ve büyük bir ustalıkla idare edilmekte olduğu düşüncesi gelişti. Ordumuz ve komutanlarımız örnek alındı.

Yunan gazeteleri, o tarihlerde: Ulaşım araçlarının eksikliği ve Türklerin direnişi nedeniyle Ankara’ya girme düşüncelerinden vazgeçebileceklerini yazdılar. İtalyan ve Fransız basını da: Yunanlıların mağlubiyetlerini gizlediklerini yazdı. Yunanlılar, kompleksleriyle uzun zaman, biz mağlup olmadık diye dünyayı aldatmaya çalıştılar ve bu konuda birbirlerine girdiler. Yunanistan Başbakanı Gunaris, olumlu bir etki yaratmak için ve ortak hareket olanakları kurmak için, Sakarya savaşının ardından Avrupa başkentlerini dolaştı. Fakat bu beklentisine hiç bir yerden yanıt alamadı. Beklediği ilgiyi görmedi.

Bugünü yaşarken dünü asla unutmamalıyız.

Ne olursa olsun, yüreğimiz ve vicdanımız susmamalı. Gidebileceğimiz ikinci bir vatan yok …

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:24 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:44 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Anlamak Yetmez

Güzel ülkemizin nerelere sürüklendiğini bilmek; duyarlı her Türk için önemli bir olay. Araştırmalarda biraz derine indiğimizde üzülerek görüyoruz ki; yeryüzündeki güçler, diledikleri zaman, yüzölçümü küçük de olsa, bir ülke yaratmışlar, diledikleri zaman büyük bir ülkeyi tökezletip parçalamışlar, diledikleri bölgelerde savaşlar çıkarmışlar, programlarına uygun yönetici modellerini her şeye rağmen, iş başında tutmuşlar. Bu gerçek, bilinen diğer gerçekleri çırılçıplak ezip geçiyor.

Zengin ülkeler: askeri ve sanayi ürünlerinin satışlarında, kaoslar yaşanmasında, yoksul ülkeleri acımasızca kullanmışlar.

Bize bakalım: Dün ufukta ucu görünen bıçak, artık kemiğimizi kesiyor. Hiç acımıyorsa, vücudumuzda bir sorun var demektir. Belki de duygularımız zayıfladı.

Yakınımıza kurulan bir çark, durmaksızın dönüyor. Batılı ülkeler tarafından Güneydoğuda, Ortadoğuda tehlikeli çalışmalar yapılıyor ve bütün dişliler Beyaz Saray ’daki ana saatin yürümesine yardım ediyor.

Küreselleşme hareketi; sınırlar açısından, yerli holdingler açısından, kültür birikimleri açısından bütün ulus devletlerde sıkıntı yarattı. Yıllardır çoğu alanda işbirliğine girdiğimiz, kredi ve malzeme almayı görev edindiğimiz sömürgeci ülkelere bir parça olsun direnebilmemiz için: Bizi, bizlerin yönetmesi gerekiyordu. En büyük başarısızlığımız budur. Kendi yağımızla kavrulmadık hiç, yağımızı beğenmedik ve ekonomide borç bataklığına saplandık, hiç çıkmamak üzere …

Cehennemin ortasına götürüp oturttular bizi; elimize armağanlar verdiler. Yıl: 1965. İlkokula giden çocuklarımızın Amerikan malı süt tozuna ihtiyaçları mı vardı, süt kıtlığı mı vardı memleketimizde ? Hayır. Peki biz dilenci miyiz ? Hayır. Kimi yabancı ülke yöneticileri geçmişte, agresif biçimde hiç çekinmeden, bizlerin; geldiğimiz yere, yani Ortaasya’ya sürülmemiz gerektiğini bile söylediler.

Önümüzdeki dönem, başta ABD, İngiltere ve İsrail etiketli tüm emperyalist planların dışında kalabilmemizi sağlayacak bir dalgakıranın yapımı için, yaşadığı toprakları gerçekten seven aydınlar bugünkü mevcut engellerin nasıl aşılabileceğini acilen ortaya koymalıdır ama bu çaba, gazete köşelerinde değil, büyük kent meydanlarında içtenlikle, yüksek sesle gösterilmelidir. Ağzımızla değil yüreğimizle konuşmalıyız.

İsim vermeye utanıyorum, hoş değil, geçmiş yıllarda aydın maskesiyle bazı onursuz kişiler söylemlerinde: Halkımızı ve rejimimizi yargıladılar. Balolarda, konserlerde dansettiler sadece. İnsanları küçümsediler, kendi egolarını sevdiler, kendi maddi kaynaklarını sevdiler. İçimizden söküp atmak için Kurtuluş Savaşı verdiğimiz ülkeleri çok sevdiler. Eşlerinin Hıristiyan olması sanki bir ayrıcalıktı. Samimi olmadıkları kanıtlandığı halde; televizyon kanallarında hayranları, meraklı izleyicileri ve piyasada ilgi gören kitapları vardı onların. Kitap demeye dilim varmıyor ama … Halkımızı, kamu kuruluşlarımızı kasten aydınlatmadılar, uyarmadılar, ancak yapay gündemler ürettiler.

Sonuçta toplumumuz, tek yumruk olmayı beceremeyecek kadar aciz pozisyonlara düştü. Daha da düşecek. İşsizlik, yoksulluk, karamsarlık ve şiddet artacak …

Atatürk’ü seviyoruz. Sevilmeyi hakediyor. Anıtkabir’i ziyaret ediyoruz, portrelerini çoğaltıyoruz, her yere asıyoruz ama bize teslim ettiği bu değerli vatanı uçuruma doğru itenlere karşı ciddi bir tavrımız yok.

Karıncaların sohbet ettiklerini, tartıştıklarını göremeyiz, sadece çalışırlar. Duyarlı insanlar olarak, hiç birimizin çalışması, üretimi yeterli değil. Çünkü özel donanımlara sahip, erdemli ve cesaretli yöneticileri yaratamama problemimizi çözemedik. En güzel yıllar geçip gittiler. Atatürk dışındaki bütün devlet adamlarımızın özgür iradeleri tartışılır.

Darbelerden, genel seçimlerden, yeni kurulacak bir partiden hiç sözetmeden, başka neler yapabileceğimizi, hangi yoldan yürüyebileceğimizi belirlemeliyiz. Politik alan çoktan yozlaştı. Siyasi partiler güven ve saygılarını yitirdiler. Disiplin ve düzenleme kaçınılmaz. Somut fikirlere ve projelere çok gereksinim duyuyoruz. Daha uzun yıllar, oyunlarda, tuzaklarda figüranlık yapıp çırpınmayı kabullenemeyiz. Çünkü umutlarımız değerlidir. Bilinçli her Türk genci bu döngünün asıl nedenini merak ediyor.

Üzücü olan; her geçen gün biraz daha yanına yaklaştığımız kara deliğin yapımcıları; varlığımızı korumamıza, inançlarımızı yaşamamıza, ekonomik düzenimize, hukukumuza sınırlar koyuyorlar. Anayasamız kaç kez delindi. Devlet üst kademesinin değerli insanları kaç kez komplolarla yıpratılmaya çalışıldı.

Komşularımıza dikkatle bakıyorum. Kitle imha silahları bulunduruyor bahanesiyle Irak işgali başlatıldı. İşgal öncesi yayılan iddiaların hepsi boş çıktı.

Çizilen rotaları değiştirmeye teşebbüs edenlerin, bu aykırılıkları nedeniyle susturulduğu, yine siyonist locaların talimatlarıyla, aileleriyle birlikte sefilliğe terk edildiği ya da yaşamlarının sona erdirildiği bir çok ülkede açıkça görüldü.

Önceleri makamında saygı gören fakat sözleşmesi biten yönetici, medyanın katkılarıyla 24 saat içinde değersiz bir çöp oluyor, aşağılanıyor.
Örneğin: Romanya’da Nicolae Ceauşescu ve eşi Helena ’nın makinalı tüfekle taranması televizyonlardan yayınlandı.
Örneğin: Eski Başbakanlarımızdan Turgut Özal, Ortaasya Cumhuriyetleri gezisi sırasında yediği yemekten zehirlendi ve dönüşünde klinikten kan tüpü yokoldu. Böylece tahlil sonuçları öğrenilemedi.
Bir başka itici örnek: Irak eski lideri Saddam Hüseyin. Kafasında bit olup olmadığına, ağzındaki dişlerin sağlam olup olmadığına bakıldı canlı yayında. İki oğlunu öldürüp önüne attılar. İğrenç bir mağara dönemi uygulamasıydı.


Günahsız Irak halkının maruz kaldığı işkencelerse yüreklerimizi parçaladı durdu haber bültenlerinde.

İslam ülkeleri aydınları ve yöneticileri, sorumluluk hissederek, temel ilahi ilkeler doğrultusunda inisifiyatiflerini ve olanaklarını kullanamayacak kadar acizler. Zevklerinin kölesi olmuşlar. Londra’ya uçakla eşcinsel sevgilisini ziyarete ve kumar oynamaya giden kişiliksiz petrol şeyhlerinin zavallılıklarını gazetelerden okuduğumda çok rahatsız olurdum, sinirlenirdim. Yakalarına yapışmayı, öfkemi dile getirmeyi hayal ederdim.

Yalan söylemeyen, duygu sömürüsü yapmayan, dışarıdan emir ve borç almayan iktidarlar istedim hep.

Olmadı
Olmadı
Olmadı …

Borçlarımızdan mutlaka kurtulmak zorundayız. Gerçek özgürlüğe ulaşmamız için, diğer devletlerin bencil - vahşi politikalarını sorgulamak bir yana, kaybolan ruhlarımızı bulmalıyız önce. Ruhlarımızın çalındığının bile farkında değiliz.

Uyuduk. Bizi ne güzel uyuttular.

Herkes eline sağlam bir fener almalı, ileriyi görmeli. Devletimizin manevi kişiliğine çok fazla saldırdılar. Keşfettiğimiz doğrular ışığında eğer mevcut kuşatmayı kıramayacaksak; yarın doğacak çocuklarımıza gücümüzün nasıl çalındığını, onurumuzun nasıl incitildiğini gözyaşlarımızla birlikte anlatmak zorunda kalabiliriz.

ABD’nin dünya uluslarına öteden beri nasıl düşmanca ve ikiyüzlü davrandığını unutmamalıyız. Lozan Antlaşmasını tanımayıp dolayısıyla imzalamamasını, yıllardır PKK’ya silah ve para sağlamasını, Kürdistan dayatmasını ve Ermeni soy kırımı suçlamasını, yabancılara toprak satışındaki rolünü, çekiç güç, askerimizin başına çuval geçirme gibi olayları unutmamalıyız. Ülkeler arasındaki büyük savaşları, çatışmaları perde gerisinden yöneten onlardır. Çıkarları doğrultusunda ve diledikleri her konuda, tüm insanlığı sahte belgelerle kandırmaya çalışan yine onlardır.

Toparlanmak zorundayız, çünkü zemin hızla kayıyor. Yarınlarımız için, cılız bilgilendirmeler yerine başka özel formüller bulmalıyız. Böylece Atatürk yerinde rahat uyusun. Şehitlerimiz yerlerinde rahat uyusunlar. Kemikleri sızlamasın.

Bir şeyler yapmalıyız kıyamet kopmadan …

Anlamak yetmez
Anlamak yetmez
Anlamak yetmez


Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:44 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:44 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Varlığa Saygı - I

Son yıllarda; cilt üzerinde, sindirim sisteminde, kalp atışlarında ortaya çıkan ve psikosomatik denilen rahatsızlıklarla karşılaşıyoruz. Bu problemler, içten dışa doğru müdahale ile, iç benliği ikna ederek çözülebiliyor. Çünkü yaşanan rahatsızlık; negatif ataklarla oluşan türden. İnsanın, yaşadığı mekanları ya da koşulları sevmeyip, protesto etmesi de diyebiliriz buna. Terapiler, önerilen ilaçlar belirtileri azaltıyor ama asıl neden, iç dünyanın derinliklerinde hiç dokunulmadan duruyorsa, çözüme ulaşılamıyor. Kekik suyu içmek, kükürtlü banyo, antihistaminik tabletler, B1 + B2 vitamini almak bir parça rahatlatıcı oluyor.

İnsanın, kendi varlığını nasıl düşündüğü, nasıl hissettiği gerçekten önemli konu. Çünkü yaşama sevincini, üretimini, ilişkilerini büyük ölçüde etkileyen şeyler: Kendi düşünceleri ve duygularıdır.

Doğada bulunan tüm varlıklar; etkiler altında kalarak değişimlere uğramak, tepkiler vermek zorunda. Kişinin kendine karşı vermiş olduğu en güçlü tepkilerden birinin kanser olduğu tıp alanında biliniyor. Beden, sürekli sıkıntı, sürekli uyumsuzluk içinde kalamıyor, savunma sistemi zayıflayıp çöküyor.

Varlığımıza saygı açısından, bütün yıpratıcı etkilerden mümkün olduğunca uzak durmalıyız. Örneğin: Beslenme biçimi, aşırı sigara ve alkol, aynı çatı altında yaşayan eşlerin yıllarca kavga etmeleri … Bunları bilerek sürdürüyorsak, demek ki doğrudan kendimize gelmekte olan etkiler karşısında, duygularımızı, egolarımızı iyi kontrol edemiyoruz.

Japon bilim adamlarınca yapılan araştırmalar sonucunda, kansere karşı koruyucu etkisi kanıtlanan ve sık tüketilmesi önerilen gıdalar şunlar: Sarımsak, ısırgan otu, hurma ve kuru incir. İçerdikleri maddeler, insan vücudundaki zararlılara karşı direnen en güçlü savaşçılar olarak kabul ediliyor.

İnsan; yaşamdan, toplumdan, dostlarından bir şeyler istiyor, bekliyor. Fakat önce kendi içinde, nelerin yanlış ya da eksik olduğunu bulmalı.

Toplumu kemiren alışkanlıklar arasında, bencillik ne yazık ki hala yerini koruyor. Vermeden almayı amaç edinenler, kendi yüzlerini değil, maskelerini gösteriyorlar. Çünkü maskeleri; ruhlarının ayrılmaz parçaları. Aynaya bakmalarının hiç yararı olmayacak. Sisli ufuklarına, geçici ışıklar sağlamaya çalışıyorlar. Güneşten korkuyorlar, kendilerinden korkuyorlar, korkularının bitmesinden korkuyorlar.

Her zaman, seçme özgürlüğüne sahibiz. Fakat kendimizi kandırmaya çalışmak; büyük saygısızlık …

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:25 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Varlığa Saygı - II

Bugünkü mutsuzluğumuzun nedenleri üzerinde çok durmak zorundayız. Albert Camus isimli felsefeci: İnsanın tek başına mutlu olması utanç vericidir diyor. Çok doğru. Hepimizin yüzü gülmelidir.

Kritik zamanlar yaşıyoruz. Politikacılar samimi değiller. Dış dayatmalar, yaptırımlar karşısında gücümüzü toplayamıyoruz. Yoksulluğumuzu yenemiyoruz. Gençlerimizin psikolojileri iyi değil.

Güvenilir kaynaklardan ( bilge kişiler ya da kitaplar ) sağladığımız doğru bilgileri, yeri - zamanı geldiğinde kullanmamız gerekiyor.

Kuşkusuz bir insan, bilmediği için yapmadığı ya da bilmeyerek yaptığı davranışlarından dolayı sorumlu tutulamaz.

İnsan, kendinden daha güçlü bir irade ve zihniyetin tehditleriyle ya da vaatleriyle ortaya koyduğu davranışlardan dolayı da sorumlu değildir. Çünkü insan kendi bildiğine göre değil, o üstün gücün iradesine göre davranmıştır. Bu durumda hesap sorulması gereken taraf, insan değil, insan üzerinde hegemonya kurarak, kendine özgü yöntemlerle yönlendiren baskıcı iradedir. İnsanın yaptıklarından sorumlu tutulabilmesi için, bilerek davranmış olması gerekir.

Gezegenimizi yönetme sorumluluğunu eline almış güçler ve onların çok etkili kolları bulunmakta. Asıl kınanması, yargılanması, tutsak edilmesi gerekenler onlar. Yani doğaya müdahale eden, zengin, aynı zamanda zayıfları ezerek, sömürerek yaşayan ülkeler.

Çağın akışına uyacağız derken, büyük zincirin halkalarından biri olduk. Üretici değil tüketiciyiz. Kişiliğimizi yıprattık. Önümüzde ışık olacağını sandığımız şeyler gözümüzün içine saplanıp yolumuzu görmemize engel oldular. Fakat ne olursa olsun hiç durmadan yürüyebilir, derin kuyudan serin ve berrak suyu çıkarabiliriz. Bir taş atılmayı bekleyen durgun göllerde, yaşanacak ve yaratılacak şeyler var. Tembel olmaya hakkımız yok.

Yoldan çıkıyoruz farkında olmadan.

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:25 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Negatif Çizgi

Sanırım farkındayız. Gittikçe yakınmalarımız çoğalıyor; çevremizden, tanıdıklarımızdan, yöneticilerimizden. Tüm yaşadıklarımızdan yakınıyoruz.

Sohbet sırasında: Sadece kendini düşünüyor, kendi çıkarları için her şeyi yapabilir, her şeyi hakettiğini sanıyor, kimseyi beğenmiyor gibi söylemler çok kullanılıyor. Sanki yeraltında gizli bir laboratuvarda yapılan müdahaleler sonucu günümüzde bencil bireyler üretiliyor. Devleti yöneten egemenlerin, alışılagelen biçimde, öncelikle kendi çıkarlarını ön planda tutmalarının ve diğer politikacıların bu sürece eşlik etmelerinin genel görünümü sevimsiz kıldığı bir gerçek.

Yetişen yeni nesle öğretilmeye çalışılan, mesajlarla, örneklerle zorla beynine yerleştirilmeye çalışılan şey; önce kendisini kurtarması gerektiği, önemli olanın bireysel başarı olduğu gibi yönlendirmeler. Bu kadar bireyselleşip, aynada sadece kendini görmeye başlayan insanların gittikçe artan oranlarda tüketime, mistik öğretilere, yeni akımlara ilgi duyması çok normal. Belki bu, çağımızın yarattığı bir şey değil, teknolojik gelişmeler ve medya insanlarda zaten varolan özellikleri sadece belirgin biçime getirdi.

Toplumbilimcilerin gelecekteki ilişkilere dair görüşleri iyimser değil. Eski paylaşımlar yok oluyor. Acı çeken insanların acılarına ortak olma gibi insani kaygılar azalıyor.

Trafikte ezilmiş fakat henüz ölmemiş kedinin ya da köpeğin yalvarışları bizi etkilemiyor. Bütün gününü, bilgisayarda savaş oyunları oynayarak tüketen küçük çocuklarımızın kazandıkları psikoloji bizi bağlamıyor. Bizi bağlayan şeylerle, gerçekte kölesi gibi olduğumuz şeylerle günlerimizi geçiriyoruz.

Bencilliği, egoları üst seviyelere ulaşan, bu arada kazandığı negatif durum nedeniyle narsist bir kimliğe bürünen kişiyi yakından incelediğimizde şunları görebiliyoruz: Kendini yeterli görüp sürekli başarıya ilişkin projelerle uğraşıyor ama aslında kendinden kuşku duyan, eleştirilere tahammülsüz, değersiz hissettiği gizli bir yanı var. İnsanlarla yapmacık ilişkiler kurup, övgü ve takdir bekleyen, toplulukların içine gerçek anlamda giremeyen, başkalarına güvenmeyen, başkalarına dayanamayan, başkalarının zamanlarına ve duygularına değer veremeyen ve sınırlarını önemsemeyen biri. Sıkıntılı, sağlıksız ve kopyacı değerlere sahip. Yalanlara dayalı, maddiyata dayalı, otoriteye dayalı bir yaşam sürerken, dışarıya karşı: Dürüst, ahlaklı ve paraya hiç önem vermeyen bir tablo çiziyor. İşin acı yanı: Eşini, dostunu göremiyor, sevemiyor. Çok iyi konuşan, kararlı biri gibi görünmekle birlikte kafasındaki bilgiler: Sadece başlıklar içeren yüzeysel bilgiler, detayları unutuyor. Onun için dil ve konuşma, ancak kendine güvenini tazelemenin bir yolu. Bir tür zavallılık. Ünlü Psikolog Sigmund Freud’a göre: İnsandaki bu davranışlar hastalıktan öte bir dramdır ve gerekli önlemler alınmadığı takdirde zaman içinde şiddeti doğurabilir.

Her insanın yapısında bir parça narsizm ve şiddet olduğu biliniyor. Problem: Bu duyguların fırsat bularak tehlikeli zeminlerde çoğalması ve böylece denetimden çıkması. Tarihte bu kategoride yer alan çok sayıda lider bulunuyor. Yönetimi bir şekilde ele geçirdikten sonra hastalıklı fikirleriyle toplumu mutsuz etmişler. Örneğin: Neron, Hitler, Mussolini ve Stalin hemen akla gelenler.

Egoları tehlike sınırlarına erişmiş insanın tipik saplantıları şunlar: Özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna ve ancak başka özel ya da üstün kişilerin, toplulukların, kurumların kendisini anlayabileceğine ve ancak onlarla arkadaşlık edebileceğine inanması. Başkalarını kıskanması ve kendisinin kıskanıldığına inanması.

Sonuç olarak insan; negatif çizgisini denetleyemediğinde, o çizgide büyüyen duygular tarafından sonuna kadar kullanılır.

Varlığımızın en önemli kanıtı duygularımızdır. Değerimiz ancak duygularımızla ölçülebilir. Yeryüzünde, duygularımız sayesinde bataklığa saplanırız ya da yükseliriz.

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Pts Ekm 15, 2007 10:26 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / Bilinçli Saygısızlık

Geçen yıl, bir sitede yaşadığım olayı paylaşmak istiyorum.
Tepkilerimi aşağıdaki mesajımla ifade ettiğimde konuyu bir parça algılayabilmişlerdi.
Mesajım şöyleydi:

Sayın site yönetimine ve üyelere

Efendim, sitenizin Serbest Kürsü bölümünde görülen: Kule Günlüğü tıklandığında ekranda açılan yazıların yazarı benim. Emeğim, üretimim olan o yazıları, izin alma gereği duymadan yayınlayan, rumuzla Kuşadası’ndan katıldığını belirten, bayan arkadaşın ( bilerek ya da bilmeyerek, fark etmiyor ), kaynağını belirtmeksizin topluma sunması, bütünüyle bana ait olan eserlerin telif haklarının açık biçimde çiğnenmesi demek oluyor.

Yazılarımın sonuna hep eklediğim: Copyright - Tyrannos Edebi Ürünler cümlesini silip kendi kafasına göre yayınlaması, saygısızlığın ötesinde, yasalara göre suç kapsamına giriyor. Kendisini uyarmak isterim. Sanatçıya değer vermeyi başaramadığı ortada. Bu sorumsuzluğunu kınıyorum.

Paylaşımı seven, dostlukları çok önemseyen bir insanım. Elbette eserlerimin okunmasından mutluluk duyarım. Fakat bu iradeyi: Bana ait şeylerle, benim adıma, başkaları kullanamaz. Bilmem anlatabildim mi ? Anlayacağınızı umarım.

Kişilere, kuruluşlara normal posta ya da mail yoluyla yazdıklarımı ulaştırmam, yalnızca okunmasını istediğim içindir. Yani onlara: Bu ürünlerimi alıp dilediğiniz yerde kullanabilirsiniz diye sunmuyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız dahil olmak üzere, yıllardır iletişimde bulunduğum tüm kültür - sanat dostları için geçerli. İlkelerimi kimse için değiştirmem.

Kültür - sanat ağırlıklı sitelerden aldığım davetleri kıramıyorum ama TV programlarına asla katılmak istemiyorum. 25 yıldır edebiyat dünyasında güzel paylaşımlarla birlikte, çirkin diyebileceğim olaylar da yaşadım. Yaşattılar.

Konuyu toparlarsam: Lokantadan aldığınız yemeği, ben pişirdim buyrun diye misafirinize sunarsanız ancak kendinizi kandırmış olursunuz. Doğada beğendiğiniz fakat sizin olmayan bir toprak parçasına küçük bir kulübe yaparsanız ( gelecekte nasıl tepki alabileceğinizi hesaba katmadan ), günün birinde makina gelir, yıkar. Çünkü o arazinin tapusu, başkasına ait. Davranışınızın açıklaması: Bencillik, cahillik olabilir. Kazanılmışı kazanmaya çalıştığınız için, el koyduğunuzu pazarlamaya çalıştığınız için zor durumda kalırsınız.

Bulduğunuz herhangi bir şeyin üzerinde, isim, ipucu yazmasa bile sonuçta o sizin değil ki.

Bir çocuk, sadece bir kez doğar. Benim üretimlerim; benim çocuklarım. Yazarken acıyı hisseden benim.

Amacı ne olursa olsun, uygulamanın yanlışlığını anlatmaya çalıştım. Kopyacılık, insanı geriye götüren bir zayıflıktır.

Hanımefendi derlemeyi seviyor olabilir, açtığı kendi sayfasında, bana ait yazılarla okuyuculardan güzel yorumlar, iltifat tarzı sözler bekliyor olabilir.

Yazılarımı nereden alıp monte ettiğini merak etmiyorum. Lütfen başlıklarını ekleyerek, altlarına ismimi yazınız. Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim ediniz. 10 gün içinde bu düzeltmeyi mutlaka yapınız.

Arkadaşlar, bakınız size arkadaşlar diyorum. Kalemimin incitildiği durumlarda çok katı olabilirim. Biliniz ki, şahsıma ya da emeğime saygısızlıkta bulunan kişi, Hakkari’nin köyünde de olsa 24 saat içinde kesinlikle bulurum, buldururum. Nezaketi bırakırım, ağır konuşurum ve altında ezilir.

Beş yıl önce önce, Ankara’da oturan, yüksekokul öğrencisi bir kızın ailesi ziyaretime geldi, yalvardılar. Çünkü bilinçli yaptıkları kurnazlıkla, bir yarışmadan ödül bile almışlardı. Üstelik maddi durumları çok iyi, saygın insanlar. Çalıntı duygularla nereye kadar ? Dava açabilirdim. Okulundaki felsefe öğretmeninin araya girmesiyle vazgeçtim.

Bilgilerinize sunuyorum. Her şeyi şiir tadında ama rol yapmadan yaşayınız. İkinci kez, üçüncü kez uyarmayacağım.

Saygı Eksikliği En Temel Suçtur.
Çünkü Bir Çok Suça Kaynaklık Eder … Edward de Bono

Kanunu Bilmemek Mazeret Sayılmaz … Türk Ceza Kanunu 44 Md .

5846 SAYILI FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU

MADDE 8 - Bir eserin sahibi onu meydana getirendir.
MADDE 13 - Fikir ve sanat eserleri üzerinde sahiplerinin mali ve manevi menfaatleri bu kanun dairesinde himaye görür.
Eser sahibine tanınan hak ve salahiyetler eserin bütününe ve parçalarına şamildir.
MADDE 14 - Bir eserin umuma arz edilip edilmemesini, yayınlanma zamanını ve tarzını münhasıran eser sahibi tayin eder.
MADDE 15 - Eseri, sahibinin adı veya müstear adı ile yahut adsız olarak, umuma arz etme veya yayınlama hususunda karar vermek salahiyeti münhasıran eser sahibine aittir.
MADDE 22 - Bir eserin aslını veya kopyalarını, herhangi bir şekil veya yöntemle, tamamen veya kısmen, doğrudan veya dolaylı, geçici veya sürekli olarak çoğaltma hakkı münhasıran eser sahibine aittir.
MADDE 23 - Bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, ödünç vermek, satışa çıkarmak veya diğer yollarla dağıtmak hakkı münhasıran eser sahibine aittir.
MADDE 69 - Maddi veya manevi haklarında tecavüz tehlikesine maruz kalan eser sahibi muhtemel tecavüzün önlenmesini dava edebilir.
MADDE 70 - Manevi hakları haleldar edilen kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat ödenmesi için dava açabilir. Mahkeme, bu para yerine veya bunlara ek olarak başka bir manevi tazminat şekline de hükmedebilir.
MADDE 71 - Alenileşmiş olsun veya olmasın, eser sahibi veya halefinin yazılı izni olmadan bir eseri umuma arz eden veya yayınlayan, sahip veya halefinin yazılı izni olmadan, bir esere veya çoğaltılmış nüshalarına ad koyan, başkasının eserini kendi eseri olarak gösteren veya 15’inci maddenin ikinci fıkrası hükmüne aykırı hareket eden, eser sahibinin yazılı izni olmaksızın bir eseri değiştiren ( Ek : 21 / 2 / 2001 - 4630 / 26 Md . )
Kişiler hakkında 4 yıldan 6 yıla kadar hapis ve 50.000 YTL ’den 150.000 YTL ’ye kadar ağır para cezasına hükmolunur.
( Değişik: 21 / 2 / 2001 - 4630 / 26 Md . )


Yazan ve paylaşan - Tyrannos

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:46 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

KULE GÜNLÜĞÜ / İnsan Olabilme

Ufkuma titizlikle dizdiğim: Yaşamımı nasıl sürdürüyorum. Neyin, ne kadar farkındayım gibi soruları seviyorum. Yorgunluğuma yenilip uyusam, kendimi akıntılara bırakarak yaşasam, yaşama en küçük bir anlam katamam.

J. J. Rousseau diyor ki: En çok yaşayan insan: En çok yıl geçirmiş olan değil, yaşamı en çok hissetmiş olandır.

Yaşadığım coğrafya, dostlarım ve deneyimlerim önemli. Duygularım önemli. Fakat doğanın güçlü pençelerinin, benden büyük parçalar koparıp, yüreğime kaya tuzu dökmesini nasıl önleyebilirim ? Mümkün değil. Bildiğim çemberin çevresinde bekleyen duvarları aşmak kolay değil.

İşte yaşamın sıcak çemberlerinde büyük savaşlara giren özel kişiliklerin, her biri üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken sözleri. Okuduğumda titredim. Kaçamadım.

Yazan ve paylaşan - Tyrannos
İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz
Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler


- Üstün insan kendinden verir. Sıradan insan başkalarından alır.
Konfüçyüs

- Tuttuğun her şeyden ziyade, yüreğini koru. Çünkü hayatın kaynakları ondandır.
Hazreti Süleyman

- Hayat geriye doğru anlaşılabilir. Fakat ileriye doğru yaşanmalıdır.
Soren Kierkekaard

- Bir savaşçı; yalnızca bir insandır, alçak gönüllü bir insan.

- Sözcüklerin kusuru; kendimizi her zaman aydınlanmış hissetmemizi sağlamalarındadır, oysa dönüp dünyayla yüzleşmeye kalkıştığımızda bizi daima ortada bırakırlar ve her zaman olduğu gibi; dünyayla, aydınlanmadan yoksun olarak yüzleşmek zorunda kalırız.

- Öğrenmek için yola çıkan insanın işi çok zordur; üstelik öğrenebileceği şeyler kendi yaratılışıyla sınırlıdır. Bu yüzden, bilgiden söz edip durmanın hiç anlamı yoktur. Bilgiden korkmaksa doğaldır, hepimiz yaşarız bunu ve yapabileceğimiz bir şey yoktur. Öğrenmek ne denli korkunç olursa olsun, bilgisiz bir insan kadar korkunç olamaz.

- Sıradan bir insan; insanları sevmek ve onlar tarafından sevilmek ile çok fazla ilgilidir. Bir savaşçı ise; sever, hepsi bu. Neyi ve kimi isterse onu sever.
Don Juan

- Yaşam yolunun sırlarını kimse açıklayamaz. Her yolcunun tökezlemesi gereken taşlar vardır.
- Her insan kendi boyunduruğunu taşır.
Goethe

- Her zaman yaptığın şeyleri yapmaya devam ettiğin sürece,
her zaman elde ettiğin şeyleri elde edersin.
H. J. Brown

- Yanlış trene binmişseniz, koridorda ters yöne yürümenizin yararı yoktur.
Dietrich Bonhoeffer

- Akıl, yeryüzünden tamamen yok olsa bile, hiç kimse cahilim demez.
- Arslan mağarasında can verir, köpeğin ağzından artanı asla yemez.
- Kuş bakışı bakmak güzeldir; fakat kuş gibi bakmamak şartıyla.
Şeyh Sadi

- Gerçeği her zaman her yerde savun.
Anlayan olmasa bile vicdanına karşı hesap vermekten kurtulursun.
Herbert George Wells

- Halk büyük yalan söylemediği için: Devletin söylediği büyük yalanları doğru zanneder.
Adolf Hitler

- Doğada insan kadar kötü, vahşi ve zalim bir başka yaratık yoktur.

- Toplumda doğru ya da aptalca, kötü bir işin yapılıp yapılmaması sistemden değil, bireylerin durumundan kaynaklanır.
- Trajediler asla önlenemez, çünkü bunlar gerçek felaketler değildir, karşıt dünyaların birbirine toslamalarıdır.

- Yazarın Görevi: izlenecek yolları göstermek değil, o yolların izlenmesine özlem duyulmasını sağlamaktır.

- Birbirlerine ne kadar yakın bulunurlarsa bulunsunlar, insanlar arasında yine de her zaman bir uçurum ağzını açmış bekler, bu uçurumun iki yakasını geçici köprüyle de olsa, yalnızca sevgi bağlayabilir.

- İnsanlar güven ve sevgiyle ödemede bulunmak yerine, bunu para ve mülkle yapmayı tercih ederler.

- İyi insanlar, güven içinde yaşayan, yaşama inanan ve yarın ya da öbür gün onaylamayacakları hiçbir adımı atmayan insanlardır ki, duygularıyla davranışlarının kapsam ve sonuçlarını açık net kestirebilirler.
Hermann Hesse

- İnsan, Evrenin en güzel nesnesi olduğu için ; dışarıda aradığı güzelliğin örneğini kendi içinde bulması gerekir. Bu itibarla insan ancak kendisine benzeyeni ve olabildiği kadar kendisine yaklaşanı sever. Sevmeye başlayınca eskisinden bambaşka bir insan olduğunu anlar.
Pascal

- Her şey insanın kafasında biter.
Arnold Palmer

- İnsan; hayatında bir an gelir, kapı ve pencereler kapalıysa, duvarı delip geçmek zorunda kalır.
Bernard Malamud

- İnsanlar yalnızca görmeye hazır oldukları şeyleri görürler.
R . Waldo Emerson

- Söz söylemeyi öğrenmek, kılıç kullanmayı öğrenmekten daha zordur.
Ahmet İbşihi

_________________
Tyrannos Production 2007


En son Tyrannos tarafından Çrş Ekm 17, 2007 10:47 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
 
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Tyrannos
Yürüyen-İlerleyen Demokrat (Puanı: 20)


Kayıt: 14 Ekm 2007
Mesajlar: 53

 MesajTarih: Pts Ekm 15, 2007 8:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder Back to top

Şiir Türleri

1- Şairin özel yaşantısını, fırtınalı aşklarını ya da