Bir küçük kız...
O zamanlar kar yağmamıştı yürek tepelerime. Ben sahiptim duygularıma. Ziyade düşünceler, boş hayaller yoktu israf beynimde...
Soğuk olarak bilinen Erzurum' un gerçekten soğuk bir gününde annemin zevkle ve heyecanla yaptığı yemekleri, evimizin yakınında oturan fakir bir aileye " biz kardeşiz, iyi günde de kötü günde de" mesajı vermek için yola çıktım. Ellerimde tencereler bize sıradan gelen, tok olduğumuzda savurup bi kenara attığımız, doyduğumuz zaman gerisini çöpe salladığımız, normal yemeklerle doluydu.
Soğuk Erzurum' un sıcak insanları bana yolda yardım amacıyla teklifte bulundular, reddettim. Çünkü sadece ben taşımalıydım, çünkü sadece ben sahiplenmeliydim bu mutluluğa.
Yolda yürürken çok şey geldi aklıma; ya benim de şu anda yemek götürdüğüm aile gibi bir ailem olsaydı... Ya benim de o kızlar gibi annem olmasaydı. Ya benim de babam eve her gelişte istediklerimi getirmedi diye yaşlı gözlerle, mahçup yüzle ömümden geçseydi. Yakacak bir şey olmadığı için sekiz ayı kış olan Erzurum' da akşamlara kadar dilenmeyi gurur sayıp, en azından battaniye yardımı bekleseydim ne olurdu halim? Yine bu kadar mutlu olabilir miydim. Her şeyden önemlisi bu sabredebilir miydim böylesine bir hayata?
Düşünceler beni sardıkça sardı. Sonra kendime geldim. Şükrettim... Dua ettim kimsesizlere, çocuklara, yaşlılara, fakirlere; kendimce...
Düşünce ve dualarla süren "yorgun" yolculuğum, kollarımın isyanıyla sonunda bitmişti. Dördü kız altı çocuklu, annesi cennette, babası işte olan eve nihayet varmıştım. Gözüm zili aradı ama daha kapı kilidi olmayan bi evde zil ne arasındı?
Beni evin en küçük kızı "Minik Şeyma" karşıladı. Henüz beş yaşındaydı. Utangaçtı. Zor konuşurdu oyun haricinde. Soğuk evde tekmiş meğer. Arkadaşlarla kendisinden yaşça büyük olmamıza rağmen oynadığımız oyunlarda hep "Minik Şeyma" yı da oynatmaya çalışırdık; o da mutlu olurdu!
Sordum "Minik Şeyma" ya kimse yok mu diye? "Minik Şeyma" beni hem güldüren hem de düşündüren bir cümle söyledi, tebessüm ettim: "Diğerleri bana çikolata almak için çalışmaya gittiler!" Allah' ım bu konuşan neydi? Bu kadar şeker, bu kadar şerbet, ağzından bal damlayan biri insan olamazdı. O bir melekti. Üstündeki elbisenin eskiliği ve yamalarının olmasa, taktığı pembe tokanın kırık bir köşesi olmasa, bir de ayaklarında çorap olsa prenseslere taş çıkarırdı benim beş yaşındaki "Minik Şeyma"m!
Yemek getirdim size, mutfağı gösterebilirsen oraya bırakayım dedim. "Minik Şeyma" utanır gibi oldu, sıkıldı, cevapsız kaldı. Ben anladım neler olduğunu..."Minik Şeyma" bana bırakın mutfağı göstermeyi, yolunu bile tarif etmek istemiyordu. Neden mi? Çok basit: Buzdolabı olmayan, piknik tüpünde, yemek pişirilen yerin mutfak olmadığını çok iyi biliyordu "Minik Şeyma".
Ben tahminlerimle mutfağı buldum. İkinci girdiğim yerin sadece adı mutfaktı. Musluk ve bi kaç tabak görmesem ordan da çıkardım: " Bu oda da boşmuş" diye.
"Minik Şeyma" utancından beni takip etmemişti. O içerideki minik oyuncağına sarılı vaziyette, betonun üzerindeki muşambada oturuyordu. Gördüm onu mutfaktan çıkarken,tekrar girdim mutfağa. Yemeklerin birinden biraz alıp tabağa koydum ve bir kaşık alıp yanına fırladım. Kalbim duracaktı! Allah' ım ne heycandı o?
"Minik Şeyma" ya uzattım tabağı.Gözleri parladı, bıraktı oyuncağını aldı tabağı benden. Gülümsedi çıplak ve minik ayaklarını altına aldı, tabağı önüne koydu ve kaşığı tuttu. Tam yemeye daldırmıştı ki vazgeçti. Kaşığı kenara bıraktı ve elleriyle gözlerini saklayarak ağlamaya başladı...
Ben çok olmuş vaziyette bir kaç şey söylemeye niyetlendim olmadı.Doluktum, kelimeler boğazıma düğümlendi. Geçen bir kaç dakikanın ardından kendimi toparlayarak sordum: "Ne oldu Şeyma?"
"Minik Şeyma" dizime oturdu, başını göğsüme yasladı, titrek sesle öyle mırıldandı ki; ruhum yığıldı bedenime, gözlerim fırlar, beynim durur gibi oldu.
"Berat abi" dedi. " Biz iki gündür bir şey yemedik. Ben dün sakız çiğnedim o kadar. Onuda ablam kızdı aldı ağzımdan acıktırır sakız seni çiğneme diye. Ben de ablam kızar diye o görmeden çiğnedim o sakızı çok acıktım. Hepimiz çok acıkmıştık dün gece Berat abi. Şimdi sen bana yemek getirmişsin çok sağol. AMA BEN BU YEMEĞİ YERSEM KARDEŞLERİME YİYECEK BİR ŞEY KALMAZ Kİ!!!"
Allah'ım o ne düşünceydi? Meğer minik bildiğimiz Şeyma, büyük Şeyma' ymış. Meğer fakir bildiğimiz Şeyma, on prensese bedelmiş. Meğer "Minik Şeyma" bin zangine bedelmiş.
O gün, o saat, o yerde "Minik Şeyma" ve ben dakikalarca ağladık. Kendisine diğer yemekleri gösterince ikna oldu ve yemeği yedi. Döndüm ama yüreğimi ve mantığımı o evde bırakmıştım.